✖♥قلبي في فلسطي...'s profile♫ ♪ ♥ کaHRa ♥ ♪ ♫ PhotosBlogListsMore Tools Help

♫ ♪ ♥ کaHRa ♥ ♪ ♫

√ DußaI. . د بــي.. أبو ظـبـي.. Araßic PeopLe..I Love You . . ツ

 

 
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
ahmed akwrote:

Gazze'nin cennet çocukları

Gazze'nin masum bebekleri, küçücük çocukları. Günlerdir sizin cennet fotoğraflarınıza bakıyoruz. Bakamıyoruz, bakar gibi yapıyoruz. Yüreğimiz, yüreklerimiz daralıyor.
Daralıyor, sıkışıyor, bitiyoruz. O dağınık saçlarınız. Ecel rüzgârında dalgalanır gibi. Ne güzel saçlarınız var sizin. Ne de güzel, yaşar gibi bakan donuk gözleriniz. Anlamaya çalışıyorum, bize neler anlatıyor, neler fısıldıyorsunuz. Yüzleriniz ne güzel. Ölümün izleri tutunamaz mı sizin yanaklarınızda? Siz nasıl bakıyorsunuz öyle? Ne diyorsunuz katılaşmış, katran sürünmüş, pas tutmuş vicdanlara? Zalimin bombalarına, mermilerine en büyük cevap siz misiniz?

Anneleriniz size doyamadan, babalarınız doya doya koklayamadan, nasıl da kayıp gittiniz ellerinden, ellerimizden. Giderken, bütün dünyanın çocuklarını sorulara boğdunuz. Sizin masum yüzlerinize bakarken evde annelerine, babalarına sorup durdular: Çocuklar neden ölüyor anne? Çocukları neden öldürüyorlar?

Cevap veremedi kimse. Boğazlara bir düğüm atıldı. Ne diyecektik? Ne demeliydik?

Ben o güzel yüzlerinize önce cesaret edip, bakamadım. Toplayamadım kendimi. Sonra dayanamadım. Bak dedim, onlar cennet yüzleri. Bir de dağınık saçlarınıza takıldım. Ne güzelmiş şehit bebeklerin saçları. Okşamak isterdim. Cennetten kokular sürünmüştür şimdi onlara diye koklamak isterdim. Yüzüm olur muydu? Elim gider miydi? Suçluyuz hepimiz...

Sonra teselli aradım. Cennette Peygamberimiz okşayacak o saçları, o masum başları. Peygamber şefkati dedim. Düşündüm sonra, Kasım'ı, Abdullah'ı, İbrahim'i okşar gibi okşayacak Gazze'nin cennet çocuklarını. Kim bilir nasıl da oyunlar oynardı, Peygamberim, tutarak ellerinizden. Size elleriyle yemişler verirdi, sizinle yarış ederdi kim bilir. Cennet çocukları, nasıl da özenirlerdi size kim bilir. Sorarlardı sizi, bunlar da kim? Kim böyle İnsanlığın İftihar Tablosu'na arkadaş olanlar? Siz cevap mı verirdiniz: Biz Gazze'nin çocuklarıyız. Yan yanaydı küçücük kefenlere sarılı bedenlerimiz. El eleydik, sıra sıraydık, ellerdeydik, havalardaydık. Doğrudan geldik biz buraya... Sizin orada bahçeleriniz mi olurdu; adını Gazze mi koyarlardı?

Siz cennetin kapısında annelerinizi babalarınızı almadan gitmez misiniz? Bizi de bekleyin... Bizi de işaret edin...

O masum yüzleriniz, o sıra sıra cennet kundaklarına sarılmış halinizle siz, bize bütün hayatı sorgulatan bakışlarınızla siz, boşuna ölmüş olamazsınız. Anladıklarımızdan, daha büyüktür anlattıklarınız. Siz kurumuş çöllere can veren rahmet damlaları gibi, yüreklere şefkat, merhamet yağdırıyorsunuz. Siz, bilseniz ne çok taşlaşmış kalbi çözdünüz, erittiniz. Siz, "sadece ben" diyen insanlara, yüreği hatırlattınız. Kanayan bedenlerinizle, vicdanları kanattınız. Kurumuş nice göz pınarına yaş yürüdü, bakarken o bakılamaz gözlerinize... Siz buğday tohumu gibi hatta ondan da öte, bir düşünce toprağın bağrına milyon dirildiniz. Bizi insanlığımıza dirilttiniz.

Eğer ihtiyar dünyamız bir bahar daha yaşayacaksa, taşlaşmış kalplerle gelmez o bahar. Merhamet, şefkat, vicdan gelmeli önce. İnsan dirilecekse, insaniyet dirilmeli önce. Demek size düştü, sizin masumiyetinize düştü bu görev.

Size o zalim, o merhametsiz, o kalpsiz adamlar, kadınlar nasıl da kıyıyorlar. Nasıl da utanmıyorlar.. korkmuyorlar.. pişman olmuyorlar... Siz, Gazze'nin cennet çocukları, siz onları teşhir ettiniz. Onlara destek verenleri teşhir ettiniz. İnsan hakları, hayvan hakları diyenlerin suskunluğunu, ortadan kayboluşlarını teşhir ettiniz. Nasıl da yakalandılar, masum bakışlarınızda... Bu kadarını ummayan, bu kadarını düşünemeyen, "medeniyet, demokrasi, insan hakları falan filan var artık, böyle vahşetler Nazilerin döneminde kaldı artık" diyenlere, en anlatılamazı anlattınız.

Gazze'nin cennet çocukları, kararan vicdanları sarstınız. Dünyaya dalan Müslümanlara, mümin olma şuurunu hatırlattınız. Dağınık saçlarınız ve yaşıyormuş gibi bakan gözleriniz, on günde ne çok şey anlattı bize... Eminim, ahınız, kalmaz düştüğünüz yerde...
 
Hüseyin GÜLERCE

 
Selam ve dua ile kardeşim


Jan. 13

Allah Razı Olsun.. GülümsemeÇok Teşekkür ederim..Ampul

 

Dec. 6
ahmed akwrote:

Güzel Gören Güzel Düşünür,

Dr. Yusuf Karaçay


Bazı kasvetli, karamsar kişiler vardır. İnsanlarla, olaylarla, gelecekleri ile ilgili olabildiğince kötü beklentilere sahiptirler. “Ben çok şanssızım, hiçbir işim yolunda gitmez, çok mutlu zamanlarımda bile mutlaka hemen ardından bir üzüntü yaşarım, güvendiğim insanlardan hep darbe yedim, kimse beni anlamadı, herkes beni kullanmaya çalıştı, neye elimi atsam kuruyor” gibi sözleri sıklıkla kullanırlar. Siz de tanımışsınızdır böyle birisini mutlaka. Acaba nedir bu insanların problemi? Gerçekten bir felaket bulutu mu takip etmektedir onları gizli gizli? Niye hiçbir işleri yolunda gitmez? Neden hiç kimsede aradıklarını bulamazlar da devamlı şikayet ederler? Ve onlara nasıl yardım edebiliriz? Bu tür yakınmalarla ve genellikle de depresyona girerek bana başvuran birçok hastam oldu. İlk başlarda üzülerek ve acıyarak yaklaştığım bu kişilerin yine de beni rahatsız eden bir yanları vardı. Sanki onların da bu tersliklerde bir payı vardı gibi, ama nasıl? Tarif edemiyordum. Birgün alkol bağımlılığı ile ilgili bir araştırma okuduğumda “jeton düştü”.

Bilirsiniz, alkol kullananların klasik sözüdür: “İçiyorsam sebebi var”.

İşte bu sözün doğruluğunu test etmek için bir araştırma yapılmış. Alkolü bıraktığı halde yaşadığı stresler yüzünden, yeniden içmeye başlayan kişilerin son 6 ayda yaşadıkları üzücü olaylar sorgulanmış ve alkol problemi olmayan kontrol grubunun yaşadıkları benzer olaylarla kıyaslama yapılmış.

Sonuç çok ilginç: Hemen hemen hiçbir fark yok. Yani “dertler beni içiriyor” diyenlerin dertleri, normal insanların dertlerinden çok da fazla değil aslında. Peki ne anlama geliyor bu? Demek ki aslında problem bu kişilerin yaşadıkları olaylarda değil, olayları yorumlama biçimlerinde.

Ondan sonra hastalarımı bu mantıkla değerlendirmeye başladım. Gerçekten de öyleydi. Bu kişiler herkesin yaşayabileceği olayları, olabilecek en kötü şekilde değerlendiriyor ve kendi kendilerine azap çektiriyorlardı aslında.

Güzel, sevindirici bir olay yaşadıklarında dahi olabildiğince olumsuz yönlerini görüyor yada “bekleyelim bakalım, mutlaka altından bir terslik çıkar” diye mutluluğu erteliyorlardı. Ve hep yakınıyorlardı: “Hiç gün görmedim, hep darbe yedim”.

O arada (astrolojiyle de ilgilendiğimden) yay burcu ile ilgili bir tarifi hatırladım: “Tipik yay insanı hem iyimser hem de şanslıdır”. Bir de oğlak burcu tarifi geldi aklıma: “Karamsar olurlar, pek de şanslı değillerdir. Başarıları hep uzun zahmetlerden, sıkıntılardan sonra gelir”. Astroloji bir yana, acaba iyimserlikle şanslı olmak, karamsarlıkla da şanssızlık arasında bir bağ olabilir miydi?

Hayalen bir deney yaptım. 2 kişi seçtim. Bay iyimser ve bay kötümser. Bir firmada işe girmek için başvurmuşlardı. Bay iyimser çok keyifliydi. “Bu iş tam bana göre, kesin alırlar beni, beklediğim fırsat bu, kendimi hemen gösterir, kısa zamanda yükselirim”. Bay kötümser ise çok farklı bir havadaydı. “Yok canım, bu işe beni almazlar, niye beni seçsinler ki, zaten işe alsalar da mutlaka bir problem çıkar, beni beğenmez, huzurumu kaçırırlar.”

Sonuçta ne olacağı o kadar belliydi ki, hayalî deneyim çok kısa sürdü. Bay iyimser işe alınacak, kısa sürede yükselecek, aynı yeteneklere sahip olduğu halde bay kötümser ise, işe alınsa bile ilk terslikte “biliyordum zaten” diye pes edip istifa edecek, hayat boyu meslekî ve sosyal sıkıntılar çekecek ve “kötü kaderine” yanacaktı: “Benim işlerim hep ters gider”.

Evet işin püf noktası buydu. Çoğu insanın depresyonunun sebebi de bu olmalıydı: Olayları çarpıtarak yorumlamak, herşeyi “kara bir gözlükten” görmek, olumsuz beklentiler içinde olmak ve moralini bozup kötü olayları da bir anlamda davet etmek. Ve o sıralarda öğrendim ki zaten bu bakış açısı “depresyonun kognitif teorisi” adıyla formüle edilmişti ve kullanılıyordu bile. En “moda” ve etkili psikoterapi yöntemi, kognitif terapiydi zaten.

Kişinin kendisi ile, çevresi ile, geleceği ile ilgili karamsar yorumları, mantıksız genellemeleri, kötü beklentileri, otomatikleşmiş olumsuz düşünceleri fark edilmeli ve iradî olarak değiştirilmeliydi.

Aslında bu formülasyonu Kur’an tefsirlerinde de pek üzerinde durmadan okuyorduk yıllardır. ‘Sekizinci Söz’de bir bahçeye giren iki kardeşin kıyaslamasında geçtiği gibi, “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır; Fena düşünen fena hülyalar görür, hayatın lezzetini kaçırır”dı.

Sonuçta kulağımı tersten de olsa göstermiştim. Artık hastalarıma da göstermeliydim bu püf noktasını.

“Bakın Mahmut bey, yaşadığınız olaylar herhangi bir insanın yaşadıklarından çok farklı değil aslında. Ama siz sadece olumsuz yönlerini görüyor, güzel taraflarına hiç bakmıyorsunuz. Olumsuz ayrıntılardan genelleme yapıp “herşey kötü” diyorsunuz. Üstelik bu yüzden güzel şeyleri de atlıyor ve kaçırıyorsunuz.

Mesela geçenlerde bir sohbette yaşadıklarınızı hatırlayın. Ne anlatmıştınız bana? Beş arkadaş tatlı tatlı sohbet ediyordunuz, bir ara arkadaşlarınızdan biri sizinle alay ediyormuş hissi uyandıran bir söz soylemisti ve siz üzerinize alınıp çok üzülmüştünüz, ardından da içinize kapanmış, “kimse beni sevmiyor” diye kendi kendinize yorumlar yapmış, iyice moralinizi bozmuştunuz. Oysa o sohbette o kadar kişi, o kadar zaman, size iyi davranmışlar, hatta iltifatlar etmişlerdi. Ama siz tek bir söz ile bütün iyi olayları unutup kendinize azap çektirmiştiniz. Hatırladınız değil mi?

Evet, bu dünya cennet değil, ama cehennem de değil. Evet, insanlar melek değiller ama şeytan da değiller. Herşeyin ya beyaz ya siyah olması da gerekmiyor zaten. Gri tonları da var, unutmayın. Demiyorum herşey güzel.

Burası cennet olmadığına göre çirkin, üzücü şeyler olacak muhakkak. Ama güzel şeyleri görüp moralimizi yüksek tutalım ki daha güzellerini de bulabilelim. Ve biz, insan olduğumuza, melek olmadığımıza göre mutlaka hatalarımız, eksiklerimiz olacak. Ama en günahkâr insanların bile birçok faziletleri, yetenekleri vardır mutlaka. Onları da görmeye çalışmalıyız (gerek kendimizde, gerek başkalarında).

Az gayret edin; zihninizle, nefsinizle bir tür mücahede öneriyorum.

Aklınıza geldiği gibi değil, olması gerektiği gibi düşünmelisiniz. Aklınıza otomatik olarak gelen karamsar yorumları denetlemelisiniz. Eldeki veriler bu kadar karamsar olmayı destekliyor mu, yoksa bütünün küçük bir parçasına takılıp, sonra onu genelleyip yanlış sonuçlara mı varıyorum diye kendi kendinizi sorgulamalısınız.

İsterseniz, (dindar bir insan olduğunuza göre) şu şekilde de uygulayabilirsiniz bunu: Acaba Peygamberimiz (asm) olsaydı nasıl düşünürdü?

Böyle kara kara yorumlar yapıp moralini mi bozardı, yoksa olayların iyi yönlerini görüp şükür mü ederdi?

Size bir ipucu olarak şu hadisi hatırlatmak isterim: Peygamberimiz (asm) bir gün Medine civarında ashabı ile gezerken, çöplükte kokmuş bir köpek leşine rastlarlar. Ashab, “ne kötü çürümüş, fena kokuyor...” vs. derken Peygamberimiz (asm) “dişlerine bakın, ne güzeldir” buyurmuş.

Sonuç olarak derim: Yeise, depresyona düşmemek için sadece davranışlarımızı değil, düşüncelerimizi de sünnete uydurmamız lazım. İşte o zaman hayatın güzel yönlerini görüp lezzetli bir ömür geçirebiliriz.

Yani, “huz ma safa, da’ ma keder”. (Keyif vereni al, keder vereni bırak

Nov. 22
ahmed akwrote:
 

Kum Tanesinden İnci Tanesine

[Resim: urlmz0.jpg]  

KENDİ HALİNDE, sade ama mutlu bir hayatı vardı istiridyenin. Denizin derinliklerinde bir kayaya tutunmuş, yaşayıp gidiyordu. Tuzlu deniz suyundan yiyeceğini buluyor, sert kabuğu onu düşmanlarına karşı koruyabiliyordu. O da zamanının büyük kısmını sağından-solundan süzülerek geçen balıkları seyrederek geçiyordu.

Derken, birgün, istiridyenin içine bir sızı düştü. İçinde hissettiği acı sakin hayatını alıp götürmüş, yerine sıkıntılı ve sancılı günler getirmişti. Çok gecikmeden istiridye bu sancıların nedenini öğrendi. Bir kum taneciği! Küçücük bir kum taneciği nasılsa istiridyenin içine girmiş ve şimdi onu acılar içinde kıvrandırıyordu.

İstiridye kendi kendine bu kum taneciğini ne yapacağını düşünmeye başladı. “Bu sıkıntı neden benim başıma geldi? Nasıl oldu da oldu?” gibi sorular sormanın faydasızlığını ve anlamsızlığını biliyordu. O kum taneciğinden kurtulmanın mümkün olmadığının da farkındaydı. O halde, yapması gereken, şimdi düşmanı gibi görünen bu davetsiz misafirle birlikte yaşamaya çalışmaktı.

Bu kararının ardından istiridyenin sancıları sona ermedi, ama azaldı. Şikayet etse kat kat artacak olan sıkıntıları dayanılabilir ölçüde kaldı. Günler, aylar ve yıllar geldi geçti. İlginçtir,, istiridyenin ağrıları ve sıkıntıları da neredeyse sona ermiş, ve ardında herkesin ziyaret etmekten büyük zevk duyduğu bir istiridye bırakmıştı.

Çünkü hayatının uzun süre acılarla geçmesine neden olan o kum taneciği, onun sabrıyla bir inciye dönüşmüştü!

İstiridyenin bulunduğu civarda yaşayan diğer deniz canlıları onu sık sık ziyaret etmeye, zaman zaman kabuğunu açtığında ortaya çıkan muhteşem inciyi seyretmeye geldiler.

Ve bir şeye hiç karar veremediler: O harika inci mi istiridyeyi güzelleştiriyordu, yoksa sabır ve sükunet sembolü gibi duran istiridye mi inciyi öylesine güzel gösteriyordu?

***

Herbirimiz ilâhî bir sanat eseriyiz.

Beden elbisemiz ipekten daha pürüzsüz; gözümüz, kulağımız, ağzımız, en paha biçilmez taşlardan daha değerli. En sade bir insan yüzü, Mona Lisa'nın yüzünden daha canlı ve değerli.

Duygularımız elmas, yakut ve pırlantadan daha gözalıcı. Içimizde karun'un hazinelerinden daha büyük bir hazine taşıyoruz. Belki farkındayız, belki değiliz.

Birer model ve taşıyıcı gibi bu güzelliklerle güzelleştirilmişiz. Ama hiçbiri bize ait olmadığı, ne yapımlarında ne de devamlarında hiçbir katkımız olmadığı halde bu sanat eserlerini sahiplenip, onların başına gelen ve hoşumuza gitmeyen değişikliklerden ne de çabuk şikayet edebiliyoruz!

Varlığın, üzerimizde taşıdıklarımızın bizden değil, ama bize emanet edilmiş şeyler olduğunu ne de çabuk unutabiliyoruz!

Bize biçilen, bize en çok da uyan ve daha fazlasını taşıyamayacağımız konumun birer sanat eseri olmak olduğunu niye hatırlamıyoruz dersiniz?

Sevinçler kadar hüzünlerin de, rahatlıklar kadar sıkıntıların da bize yakıştığını ve hayatın onlarla güzelleştiğini ne kadar farkedebiliyoruz?

Ne dersiniz, Mona Lisa tablosu yapılırken tablodaki kadın kendi ressamını eleştirse, şurası düzgün olmadı, burasını şöyle değil böyle yap dese ne derdik? Ve usta ressam Vinci Mona Lisa'yı Mona Lisa'nın istediği gibi resmetse böylesine güzel olur muydu?

Ya da, usta bir mücevhercinin elinde biçimlenen bir elmas dile gelip ustasını şikayet etse, ne derece haklı olurdu?

Qa biz? Duygularımız iyi-kötü herbir olayla bir elmas gibi biçimlendirilirken, sabrettiğimiz takdirde kum tanesi gibi bir sıkıntıyı bir ince tanesine dönüştürebilecekken, Sanatkârımızı şikayet etmeye ne derece hakkımız var?

Güzeli güzel yapan, sanatkârının ustalığı mıdır, yoksa o şeyin kendini nasıl gördüğü müdür?

Sözün kısası, bırakalım, hayatımız Sanatkârımızın elinde seyre ve tefekküre layık bir eser olsun. Bırakalım, hüzünler ve sıkıntılar duygularımızın sivriliklerini gidersin ve onları daha da güzelleştirsin...

Murat ÇİFTKAYA

SELAM VE DUA İLE KARDEŞİM

Nov. 12
Mariamwrote:
How are you doing? nice blog
Nov. 4
May 31

YANARIM..Sertaß Erener VideoSu..İzLe..

 

Alıntı

YANARIM
   

Kazım Koyuncu VideoSu..İzLe..[Çernoßil yüzünden hayata eLveda etti :(...ama taßi kaDer dediK suStuK :( ...

 

Alıntı

ÖLÜMÜN ADI çernobil ÇOK ERKEN ALDIN ONU BİZDEN
    
May 22

Unutulan SÜNNET'ler..

                                                                                                  Unutulan SÜNNET'ler
 
 
Müsafeha etmek(iki mümin karşılaştıkları zaman toka yaparak salavat okumaları)

Kıymetsiz yerlere girerken sol ayakla girilip, sağ ayakla çıkılması
(dalgınlık hali başka)
Mübah olan yerlere sağ ayakla girilip sağ ayakla çıkılması(oda,taksi,dükkanv.s. )

Namazları başı açık kılmamak

Abdestte ayakları üç defa yıkamak

Yolculukta arkadaşlarından birini reis seçmek

Ölen kimsenin kılmadığı namazlar için iskatın yapılması için vasiyet etmesi

İstişare etmek

Sakal ve bıyık bırakmak

Çevreyi temizlemek

Çıplak ayakla namaz kılmamak

Abdest aldıktan sonra kıbleye dönüp su içmek

Suyu üç yudumda oturarak içmek

Kabristandan geçerken selam vermek ve onbir İhlas okumak

Ölüye definden sonra telkin vermek

İslam nikahı kıymak

Tırnak kesmeye şehadet parmağından başlamak

Tırnağını Cuma günü kesmek

Yatarken sağ tarafına yatmak

Abdestli yatmak

Yemeğe tuz ile başlamak

Ayakkabıyı giymeden önce ters çevirmek

Öşür vermek(farz)

Yemeğe düşen sineğin üzerine bastırmak(bir kanadında zehir diğer kanadında panzehir)

Hergün ölümü düşünmek

Gözlere sürme çekmek yatarken

Salavat okumak

Hergün tevbe etmek

Kabirleri ziyaret etmek

Güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra bir miktar uyumak

Yolda başı öne eğik yürümek

Biri seslendiğinde seslenene doğru bütün vücudu ile dönmek

Abdest aldığında ve mescide girdiğinde namaz kılmak

Misvak kullanmak

Cuma günü gusul abdesti almak

Güzel koku sürünmek

Mahrem yerleri traş etmek(En fazla15-40 günü geçmemek)

Oturarak küçük abdest bozmak(Ayakta bozmak tahrimen mekruhtur)

Abdest bozarken kıbleye dönmemek

Yemek yerken düşen lokmayı alıp yemek

Yemeği tek bir kaptan yemek

Yemekte sağ ayağı dikip sol ayak üzerinde oturmak(Askerde avcı oturuşu)

Yemekte güzel şeylerden bahsetmek(Yemekte konuşulmaz lafını aslı yoktur)

Buğday ekmeğine arpa unu karıştırmak

Günde iki öğün yemek

Cevizi peynirle yemek(Şifadır)

Başka bir şehire gittiğinde lik önce soğan yemek

Ölüm halinde su içirmek

Ceneza namazı için tesbih çekmeyi TERKETMEMEK

Ceneza namazından sonra ayakta dua yapmamak

Kabr üzerine su dökmek

Kabr balık sırtı yapmak

Cenaze evine yemek göndermek

Kabristana selam vermek(Essalamü aleyküm ya ehlel kubur)

Aksırınca,aksıran Elhamdülillah deyince duyanın Yerhamükellah( Bayanlar için Yerhamukilleh) denmesi

Namazda kıyamda iken rükuya eğilirken sol ayağı sağ ayağın yanına getirmek

Namazda sol ayak üzerine oturmak sağ ayağı dikmek

Gömleğin düğmelerini aşağıdan yukarı doğru iliklemek
Çözerken yukarıdan aşağı doğru çözmek

Üzümle ekmek yemek

İSLAM'da KIZ-ERKEK arasındaki Arkadaşlık Ölçüsü..

                                                              İslam da KIZ-ERKEK arasındaki Arkadaşlık Ölçüsü
 
 
İslâm dini, yabancı kadın ve erkek ihtilâtını, onların ölçüsüz bir şekilde birbirleriyle haşir neşir olmalarını tasvip etmemiş, pratik hayatta aralarında daima bir mesafe bırakmış ve aralarındaki ilişkilerin belli bir ölçü ve disiplin içerisinde olmasını emretmiştir. Çünkü onların ihtilâtından çeşitli kötülükler, hatta aile ve toplum hayatını çökerten zina gibi büyük günahlar da doğabilir.
İslam dininde, zina haram olduğu gibi, zinaya zemin hazırlayan söz, iş ve davranışlar da haramdır. Kur'ân-ı Kerîm'de bu hususta: "Zinaya yaklaşmayın; çünkü o, pek çirkin ve çok kötü bir yoldur." (İsrâ sûresi: Ayet 32 ) buyurulmaktadır.
Gözün zinası, bakılması haram olan yerlere bakmak; kulağın zinası, zinaya dair konuşulanları dinlemek; elin zinası, yabancı bir kadına elle dokunmak veya öpmek; ayağın zinası, zina etmeye gitmektir. Ancak dil, el, kulak, ayak, kalb ve göz gibi organlara nisbet edilen zina, gerçek zina olmayıp, gerçek zinaya götürücü fiil ve davranışlardır. Gerçek zina yapılmadıkça, bu organların yaptıkları, kendi çaplarında günahtır.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, İslâm dini prensip olarak kötülükleri yasak ettiği gibi, ayrıca ön tedbir olarak kötülüğe vesile olan ve onu tahrik eden durum ve davranışları da yasaklamış ve böylece insanla kötülük arasına bir mesafe koyarak kötülük yollarını tıkamıştır.
Bu itibarla aralarında evlilik caiz olan bir erkekle bayanın; flört etmeleri, dost hayatı yaşamaları, dedikoduya mahal verecek şekilde baş başa kalmaları, birbirlerine sarılmaları, öpüşmeleri, el ele tutuşmaları gibi İslam'ın onaylamadığı davranışlardan uzak durmaları gerekir. Bir zaruret olmadıkça tokalaşmaları da caiz değildir, günahtır.
Evlenmek isteyen kadın ve erkeğin, birbirlerini görüp beğenmeleri, kendi irade ve istekleriyle evlenmeye karar vermeleri dinimizin tavsiye ettiği bir husustur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.): "Evleneceğiniz kadına- maksadı temin edecek ölçüde- bakınız," (Ebu Davud, Nikah, 18; Tirmizî, Nikah, 5) buyurmuşlar; bakıp görmeden evlenecek olan birisine de: "Git, onu gör, ondan sonra karar ver"(Müslim, Nikah, 74,75; Tirmizî, Nikah, 5; İbn Mace, Nikah, 9; Darimî, Nikah, 5; A.b. Hanbel, IV,245,246.) demişlerdir.
Bu itibarla, bir kişinin evlenmeyi düşündüğü kimseyle, İslamî örtünmeyi gözetmek, başkalarının gözetiminin mümkün olmayacağı tarzda yalnız kalmamak… gibi dini ölçülere uygun bir şekilde ve maksadı temin edecek ölçüde görüşüp konuşmasında bir sakınca yoktur.
Kız arkadaşınızla bu şekilde bir yaşama girmeniz fiili zina olmasada hadislerde anlatılan zina kapsamına girmektedir.
Nefsinize uygun fetvalar aramak yerine evlenmeye karar vermişseniz evlenmenizi, aksi takdirde bu tür ilişkilerden uzak durmanızı tavsiye ederiz.

Güncel Konular

Nasihatler. . .

NASİHATLER


   Peygamberim  Hazreti  Muhammed (sav) 
    Allah ve Peygamber sevgisi; dinimizin esası, Allah'a varmanın en kestirme yoludur... 
    Bu ciddi sevginin anlamı, Allah'ın emir ve yasaklarına, Peygamberimiz (sav)'in buyruklarına
    ve sünnetine uymaktır. 
    O halde ey çocuklar! 
    Kalblerinizi yalancı sevgilerden temizleyiniz! 
    Allah ve peygamber sevgisinden üstün bir sevgi tanımayınız! 
    Peygamberimiz (sav)'in Küçüklüğünde Sahip Olduğu Ahlâk 

    Sevgili çocuklar,
    Peygamberimiz (sav) küçüklüğünde güzel ahlâkla ve kerim sıfatlarla anılırdı. Çünkü O,daima
    doğru söylerdi, yalan söylemezdi. 
    İnsanlar emanetlerini ve kıymetli eşyalarını onun yanına bırakırlardı. Ve istedikleri zaman da
    bıraktıkları gibi alırlardı. Çünkü onun en büyük sıfatı "el-Emin", yani "güvenilir" olmasıydı. 
    Peygamberimiz (sav) çobanlık yapardı. Ve rızkını elde etmek için ticaretle de uğraşırdı.
    Aktifliği ve çalışmayı çok severdi. 
    Kimseye kızmaz ve kimseye kötü söz söylemezdi. Güzel edebi sebebiyle daima iyi
    muamelede bulunurdu. Kötülüğe kötülükle karşılık vermezdi. Affetmek onun şiarı olduğu için,
    kendisine kötülük edenleri affederdi. 
    Peygamberimiz (sav) yetim kimselere iyilikte bulunurdu. Zayıflara, fakirlere ve muhtaçlara
    yardım ederdi. Değil insanlara, hayvanlara dahi eziyet etmezdi. O cömert ve pek merhamet
    sahibi idi. 

    Evet sevgili çocuklar, 
    Siz de daima doğru, güvenilir, yalan söylemeyen, başkalarına haksızlık etmeyen, çalışkan,
    affedici ve edebli olmalısınız. Olmalısınızki, Resûlullah (sav)'in ahlâkıyla ahlâklanasınız.

    Sevgili  Çocuklar! 
    Bizler müslümanız, elhamdülillah... Dünyada bir insanın sahip olabileceği en kıymetli özelliği
    müslümanlıktır. 
    Müslümanlığımızı korumanın tek yolu vardır, o da dinimizi öğrenmek ve öğrendiklerimizi
    yaşantımıza tatbik etmektir. Eğer öğrendiklerimizi yaşantımızda uygulamazsak
    müslümanlığımızı ve bir günde imânımızı kaybedebiliriz. 
    İmânı olmayanlar cehenneme giderler. Cehennem cezâ çekme yeridir. Müslümanlar da
    cennete giderler. Cennet insanın her arzusunun verildiği yerdir. Gönlünüzde ne arzu
    ediyorsanız bunların hepsini cennette göreceksiniz. Cennette bir şeye sahip olmak için paraya
    gerek yok. Bu, Allah'ın sevdiği kullarına birer ikramı olacaktır. Mesela, babanız size sınıfınızı
    geçtiniz, diye mükâfat olarak aldığı bisikleti size verdiğinde sizden para alıyor mu? işte Allah
    da, iyi kullarını cennette böyle mükafatlandıracak. İyi kul olmak için müslüman olmak ve
    müslümanca yaşamak şarttır. 
    İbâdetsizlik itaatsizliktir 

    Çocuklar! 
    Sevgili Peygamberimiz: "Müslüman ile kâfir arasında en büyük fark namazdır. Namazını terk
    eden kâfirler gibi yaşar." buyurmuştur. Onun için sakın namazı ihmal etmeyiniz. Anneniz
    babanız namaz kılmıyorlarsa onları ikaz ediniz. O zaman Allah sizi daha çok sever. Cennetiyle
    mükafatlandırır sizleri. Cennet en güzel bir yerdir. Kim istemez oraya gitmeyi? Şu kâfirlere
    bakın. Şeytana uymuşlar cehenneme talim ediyorlar. 
    Birde ibâdetsiz müslümanlara acıyoruz. İbâdetsizlik çok büyük eksikliktir. İbâdet etmeyen
    Allah'a itaat etmiyor demektir. 
    Anneniz size "Git bakkaldan ekmek al" dese siz de almasanız, anneniz sizi sevmez değil mi?
    Çünkü annenizin sözünü tutmadınız. Allah da namaz kıl, oruç tut, cihad et diye emrediyor.
    Bir insan bunları yapmazsa Allah da böylelerini sevmez. 
    Çünkü; İbadetsizlik itaatsizliktir.

    ÇOCUKLAR  VE  BABALAR

    6 Yaşında : "Babam  her  şeyi  biliyo..." 

    15 Yaşında : "Ben  de  babam  kadar  biliyorum..." 

    20 Yaşında : "Babam  hiçbir  şey  bilmiyor..." 

    30 Yaşında : "Ne de olsa babam o da bazı şeyler biliyor.." 

    40 Yaşında : "Babamın fikrini sorsam fena olmayacak..." 

    60 Yaşında : "Babam, çok şey biliyormuş. Ah, hayatta olsaydı da babama danışabilseydim..." 

Hanefi Mezhebi..

                                                                                                      Hanefi Mezhebi..

 

İmam-ı Âzam lâkabıyla şöhret bulan Ebû Hanîfe'ye izâfe edilen fıkıh ekolünün adı. Ebû Hanife'nin asıl adı Numân, babasının adı Sâbit, dedesinin adı ise Zûta'dır. Zûta, Irak ve İran'ın müslümanların eline geçmesinden sonra müslüman olmuş ve Kûfe'ye yerleşmiştir. O ve oğlu Sâbit Kûfe'de Hz. Ali ile görüşmüştür

Ebû Hanîfe H. 80 yılında Kûfe'de doğdu, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişti. Irak ve Hicaz Ebû Hanife'nin yetiştiği dönemde önemli iki ilim merkezi hâlindeydi. Çünkü Hz. Ömer (ö.23/643) devrinde Fustat (eski Mısır), Kûfe ve Basra gibi büyük İslâm şehirleri kurulmuş ve bu merkezlere aralarında birçok sahâbenin de bulunduğu binlerce müslüman yerleşmişti. Hz. Ömer Kûfe'ye fasih Arapça konuşan kabîleleri yerleştirmiş ve Abdullah b. Mes'ûd (ö. 32/652)'a onlara ilim öğretmesi için göndermiş, "kendisine ihtiyacım olduğu halde Abdullah'ı size göndermeyi tercih ettim" demiştir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkin, I, 16, 17, 20).

İbn Mes'ûd, Kûfe'nin kuruluşundan Hz. Osman'ın halifeliğinin sonlarına kadar Kûfelilere Kur'ân ve fıkıh öğretmiştir. Bu sayede orası, pekçok kurrâ, fıkıh ve hadis bilginiyle dolmuştur. Onun talebelerinin dört bin dolaylarında olduğu söylenir. Ayrıca Kûfe'de Sa'd b. Ebî Vakkas (ö. 55/675), Huzeyfe İbnü'l-Yemân (ö. 36/656), Selmân-ı Fârisî (ö. 36/656), Ammâr b. Yâsir (ö.34/657), Muğîre b. Şu'be (ö. 50/670), Ebû Mûsa-Eş'ar, (ö. 44/664) gibi. seçkin sahâbiler de bulunuyordu (en-Neysâbûrî, Ma'rifetu Ulûmi'l-Hadîs, nşr. es-Seyyid Muazzam, Kahire 1937, s. 191, 192). Bunlar İbn Mes'ûd'a yardımcı oluyorlardı. Hz. Ali Kûfe'ye geldiğinde buradaki fakihlerin çokluğuna sevinmiş,

"Allah, İbn Mes'ûd'a rahmet etsin, bu şehri ilimle doldurmuş; İbn Mes'ûd'un öğrencileri bu şehrin kandilleridir" demiştir (el-Kevserî, Fıkhu Ehli'l-Irak ve Hadisühum, Nasbü'r-Râye mukaddimesi, I, 29, 30).

Mısır'a yerleşen sahâbilerin üç yüz dolaylarında olmasına karşılık el-İclî, yalnız Kûfe'ye yerleşen sahâbilerin bin beş yüz dolaylarında olduğunu, bunlardan yetmiş kadarının Bedir savaşına katıldıklarını söyler.

Kûfe'de bu alim sahâbelerden feyiz ve ilim alarak ictihad yapabilecek dereceye ulaşan tâbiîlerden bazıları da şunlardır: Alkame b Kays (ö. 62/681), el-Esved b. Yezîd (ö. 75/694), Şurayh b. e1-Hâris (ö. 78/697), Mesrûk b. el-Ecda' (ö. 63/683), Abdurrahmân b. Ebî Leylâ (ö. 148/765), İbrahim en-Nehâî (ö. 96/714), Âmiru'ş-Şa'bi (ö. 103/721), Said b. Cübeyr (ö. 95/714), Hammâd b. Ebî Süleyman (ö. 120/738).

İşte Hanefi mezhebînin kurucusu Ebû Hanîfe (ö.150/767) böyle bir ilim ortamında yetişti. Ebû Hanife'nin fıkhı, kendisinden on sekiz yıl ders aldığı Hammad b. Ebî Süleyman vâsıtasıyla, İbrahim en-Nehâî, Alkame ve Esved yoluyla, Abdullah b. Mes'ûd, Hz. Ali ve Hz. Ömer gibi sahâbe bilginlerine dayanır. Hz. Ömer'in Irak ekolüne etkisi tbn Mes'ûd vasıtasıyla olmuştur. Hz. Ali ise kazâ ve fetvâlarıyla Iraklılara önderlik yapmıştır.

Kûfe aynı dönemlerde hadîs malzemesi bakımından da zengindi. Müctehidlerin kullandığı ibâdet, muâmelât ve ukûbâtla ilgili hüküm hadislerinin sayısı sınırlı olduğu için, bu konularda Hicaz'ın hadis malzemesi bütün şehirlerin bilginlerince biliniyordu. Çünkü onlar hacc dolayısıyla sık sık Mekke ve Medîne'yi ziyaret ediyorlardı. Aralarında kırktan fazla hacc ve umre yapan vardı. Sadece Ebû Hanife elli beş kere haccetmişti. İmam Buhârî'nin (ö. 256/869) hocalarında Affân b. Müslim el-Ensârî el-Basrî'nin (ö. 220/835) şu sözü Irak yöresinin hadîs bakımında ne kadar zengin olduğunu göstermeye yeterlidir: "Kûfe'ye gelip dört ay oturduk. İsteseydik yüz bin hadis yazardık; ancak elli bin hadis yazdık. Biz yalnız herkesin kabul ettiği hadisleri aldık. Çok hadis yazmamıza Şerîk b. Abdillâh (ö. 177/793) engel oldu. Kûfe'de Arapça'sı bozuk ve hadis rivâyetinde gevşeklik gösteren kimseye rastlamadık" (el-Kevserî, a.g.e.,I, 35, 36).

Affân hakkında, İbnü'l Medinî;

"Hadisteki bir harfte şüphesi olsa o hadisi almazdı"; Ebû Hatîm ise; "imamdır, sikâdır." demiştir. Böyle titiz bir hadisçi kûfe yöresinde dört ayda Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) Müsned'indekinden daha çok hadis toplayabilmiştir.

Ebû Hanife Kûfe'de önce Kur'ân-ı hıfzetti. Sarf, nahiv, şür ve edebiyat öğrendi. Kûfe, Basra ve bütün Irak'ın en önde gelen üstadlarından hadis dinledi ve fıkıh meselelerini öğrendi. Doğuştan mantık, zekâ, hâfıza gücü ve çalışkanlığı ile ilim sahipleri arasında temayüz etti. Onun ilme yönelmesinde Âmiru'ş-Şa'bî'nin etkisi olmuştur. Numân, hacc seyahati sırasında, bizzat sahâbelerden hadis dinlemiş olan Atâ b. Ebî Rabah (ö. 115/733) ve İbn Ömer'in mevlâsı Nâfi' (ö. 117/735) gibi tâbiîlerden bazıları ile temas etmiş ve onlardan da hadis dinlemiştir.

Hocası Hammâd'ın vefâtında Ebû Hanîfe kırk yaşlarında idi. Onun vefâtıyla boşalan kürsüsünde ders vermeye başladı. Ebû Hanife'nin ders ve fetvâ vermedeki usûlü, rivâyet ve anânecilerin sema' (dinleme) usûlünden farklıdır. Onun ders halkasında iki türlü müzâkerenin oluştuğu anlaşılıyor a) Talebeleri için verdiği düzenli fıkıh dersleri. b) Dışarıdan ve halk tarafından cevabı istenilen sorular (istiftâ). Hanefi mezhebi istişâre esasına dayandırılmıştır. Ebû Hanife meseleleri tek tek ortaya atar, öğrencilerini dinler, kendi görüşünü söyler ve onlarla konuyu bir ay hattâ daha fazla süreyle münâkaşa ederdi. Meselenin incelenmesinde hazırlığı olan ve ictihad derecesinde bulunanlar da düşünce ve ictihadlarını söyledikten sonra, bu mesele hakkında müzâkere bitmiş sayılır ve sıra Ebû Hanife'ye gelirdi. O, meseleyi yeniden izah ve tasvir ettikten, kendi delillerini ve ictihadını ortaya koyduktan, gerekli düzeltmeler yapılıp cevaplar verildikten sonra, alınan karar çoğu defa delillerden tecrit edilerek son derece veciz cümlelerle, bizat kendisi tarafından imlâ ettirildi. Bu imlâ vecizeleri daha sonra fıkıh kaideleri hâline gelmiştir (Hatîb, Tarihu Bağdâd XI, 307 vd.; el-Kevserî a.g.e., I, 36 vd.). Ebû Hanife'nin bu ilim halkalarında İslâm'ın bütün hükümleri yani ibâdât, muâmelât ve ukubâta âit emir ve yasaklarını yeni baştan gözden geçirilerek incelenmiştir. Konularına göre tasnîf edilip tedvîn edilen bu hüküm ve meseleleri Zâhiru'r-Rivâye adıyla kaleme alan Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî'dir. (ö.189/805). eş-Şeybânî daha küçük yaşta iken Ebû Hanîfe'nin ilim meclislerinde hazır bulunmaya başlamış; eğitimini daha sonra Ebû Yusuf'un yanında tamamlamıştır. Ebû Hanife, öğrencileri için şöyle demiştir: "İçlerinizde otuz altı tane yetişkin olanı var, onlardan yirmisekizi kadılık, altısı müftîlik, ikisi de hem başkadılık ve hem de fetvâ makamına lâyıktırlar (el-Bezzâzî, Menâkıb, II, 125). Bunlar da Ebû Yûsuf ve Züfer'dir"

Zâhiru'r-Rivâye kitapları altı tane olup, daha sonraki bilginlere tevâtür yoluyla nakledilmiştir. Bunlar; " el-Asl (veya el-Mebsût)", "el-Câmiu's-Sağîr", " el-Câmiu'l-Kebîr" " es-Siyeru's-Sağîr", "es-siyeru'l-Kebîr" ve "ez-Ziyâdât" adlarını alırlar. Hanefi mezhebinin temellerini oluşturduğu için bunlara "Mesâil-i usûl"de denilmiştir. Zâhiru'r-Rivaye'de Ebû Hanife, Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşleri toplanır. Devrin özelliği olarak Ebû Hanife fıkıh meselelerini talebelerine imlâ ettirmiş olmalıdır. Bu altı kitap metinlerinde kendisine isnad edelin meselelerin ona âit olduğunda şüphe yoktur. Hattâ meselelerin ifadesinde vecîz metinlere bile Ebû Hanife'nin sözü ve uslûbu olarak bakılabilir.

Zâhiru'r-Rivâye kitapları Hâkim eş-Şehîd Ebû Fazl Muhammed el-Mervezî (ö. 334/945) tarafından kısaltılarak bir araya getirilmiş ve eser el-Kâfr adını almıştır. Kendi devrinde bu eser Hanefi mezhebinin görüşlerini, meselelerini öğrenmek isteyene yeterli görülmüştür. el-Kâfı, bir buçuk asır kadar sonra Şemsü'l-Eimme es-Serahsî (ö. 490/1097) tarafından şerhedilmiş ve el-Mebsût isimli bu eser otuz cilt hâlinde basılmıştır.

Ebû Hanife'nin kendisine isnad olunan ve günümüze ulaşan kitapları dah çok akaid ve kelâm konularına âittir. el-Fıkhu'l-Ekber, Kitâbü'l-Âlim ve'l-Müteallim, Kitâbü'r-Risâle, beş tane el-Haşiyye kitabı, el-Kasidetü'n-Nu'mâniyye, Ma'rifetü'l-Mezâhib, Müsnedü'l-İmam Ebî Hanife (Bunların rivâyet, nüsha ve şerhleri için bk., Brockelmann, Galş Fuad Sezgin, Gas; Halim Sâbit Şibay, " Ebû Hanife ", İA, IV, 26, 27).

Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed, mezhebin teşekkülünde etkili olmuş büyük Hanefi müctehidleridir. Ebû Yûsuf, mal, vergi ve devlet hukukuna dair Kitabü'l-Harâc adlı eserini yazmış, hanefî meıhebinin devlet ricâli ve kitleler arasında yayılmasına katkıda bulunmuştur. Abbâsî halifesi Hârun er-Reşîd zamanında "kâdıu'l-kudât (baş kadı)" olmuş, böylece mezhebin icrâ ve kazâda uygulanması yolunu açmıştır.

es-Serahsî'nin, el-Mebsût'undan sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve geliştiren te'lifler devam etmiştir. el-Kâsânî'nin (ö. 587/1191) Bedâyiu's-Sanayi' fi Tertîbi'ş-Şerâyî' adlı eseri son derece sistemli ve değerli bir eserdir. Daha sonraki önemli te'lîf ve şerhlerden bazıları da şunlardı. el-Merginânî'nin (ö. 593/1197) el-Hidvye adlı eseri. Bunun başlıca şehrleri İbnü'l-Hümâm'ın (ö. 861/1457) Fethu'l-Kadîr, es Siğnakı'nin (te'lif: 700/1300) en-Nihâye, el-Bâbertî'nin (ö. 786/1384) el-İnâye ve el-Kurlânî'nin (ö. VIII/XIV. asır) el-Kifâye adlı eserleridir. en-Nesefi'nin (ö. 710/1310) Kenzü'd-Dekâik'i sonraki önemli te'liflerden olup, yine aynı müelif tarafından, el-Nâfı adıyla şerhedilmiştir. Diğer önemli şerhleri; ez-Zeylaî'nin (ö. 743/1342) Tebyînü'l-Hakâik'i ile İbn Nüceym el-Mısrî'nin (ö. 970/1562) el-Bahru'r-Râik adlı eserlerdir. Osmanlılar döneminde yazılan en önemli eserler şunlardır: Molla Hürsev'in (ö. 885/1480) ed-Dürer'i ve buna Vankulî (ö. 1000/1591) ile başkaları tarafından yazılan şerhler, el-Halebî'nin (ö. 956/1549) el-Mülteka'l-Ebhur'u ile bunun Şeyhzâde (ö.1078/1667) tarafından te'lif edilen Mecmau'l-Enhur adlı şerhi. Timurtâşî'nin (ö.1004/1595) Tenvîru'l-Ebsâr'ı ile el-Haskefî'nin (ö. 1088/1677) ed-Dürrü'l-Muhtâr'ına yazılan şerh ve İbn Âbidîn (ö. 1252/ 1836) tarafından yazılan Reddü'l-Muhtâr ale'd-Dürri'l-Muhtâr adlı büyük şerh de önemli eserlerdendir. Yine Tanzimat devrinde Ahmed Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından 1869-1876 yılları arasında hazırlanan 1851 maddelik Mecelle medenî hukuk alanında meydana getirilmiş önemli bir çalışmadır. Mecelle, şahıs, aile ve miras münâsebetlerine ve aynî haklara âit birçok önemli konuları fıkıh ve fetvâ kitaplarına bırakmıştır. Mecelle'nin şerhleri arasında; Ali Haydar Efendi'nin (ö.1355/1936) Düraru'l-Hukkâm adlı Türkçe şerhi ile Mes'ud Efendi'nin (ö. 1310/1893) Arapça Mir'ât-ı Mecelle'si zikredilebilir. 1875 M. tarihinde Mısır adliye nâzın Muhammed Kadri paşa tarafından tedvîn edilen el-Ahkâmü'ş-Şer'iyye ile 1917 tarihli Osmanlı Hukuk Âile Kararnâmesi diğer kanun mecelleleridir.

Hanefi mezhebinin özelliklerine gelince bizzak Ebû Hanife ictihad ederken takip ettiği usûlü şu şekilde açıklamıştır: "Allah'ın kitabındakini alır kabul ederim. Onda bulamazsam Rasûlullah'ın mûtemed alimlerce mâlûm, meşhur sünnetiyle amel ederim. Onda da bulamazsam ashâb-ı kiramdah dilediğim kimsenin re'yini alırım. Fakat iş, İbrahim en-Nehaî, eş-Şa'bî, el-Hasenü'l-Basrî ve Atâ'ya gelince, ben de onlar gibi ictihad ederim" (el-Mekkî, Menâkıb, I, 74-78; ez-Zehebî, Menâkıb, s. 20-21). Ebû Hanife fıkhı; "kişinin leh ve aleyhte olanı, yani iyi ve kötüyü tanımak" diye tanımlar ve meselelerin hükümlerini kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerinden birisine bağlar. Herhangi fıkhî bir mesele önce Kur'ân âyetleri ile karşılaştırılır. Âyetin İbâre, işâre, iktizâ veya delâletinde bir şey varsa ona bağlı olarak çözülürdü. Kur'ân'da bir çözüm bulunmazsa, sünnete başvurulur. Ancak Hanefilerin sünnetin Hz. Peygamber'e dayanmasını tâyin hususunda özel metotları vardır. Bu usûle göre, her an'ane bir sünnet olmayabilir. Mütevâtir ve meşhur hadisler dışında kalan haber-i vâhid ve mürsel hadisler özel incelemeye tâbi tutulur.

Ebû Hanife haber-i vâhidi (tek râvînin rivâyet ettiği hadis), râvînin güvenilir (sika), fakih ve adâletli olması; rivâyet ettiği şeye aykırı bir amelde bulunmaması şartıyla kabul eder. Meselâ Ebû Hüreyre'nin (ö. 58/677) rivâyet ettiği; "Birinizin kabına köpek batarsa, birisi temiz toprakla olmak üzere, onu yedi defa yıkasın" (Buhârî, Vüdû', 33; Müslim, Tahâret, 89, 91, 92, 93) hadîsini Ebû Hanife kabul etmez. Çünkü Ebû Hüreyre bu hadisle amel etmez ve böyle bir kabı üç kere yıkamakla yetinirdi. Bu durum hadîsi rivâyet bakımından zayıflatmakta, hattâ, Ebû Hüreyre'ye isnadını bile şüpheli bir duruma sokmaktadır. Ebû Hanife'nin âhâd haberleri kabulde esas aldığı prensipleri şöylece özetlemek mümkündür:

a) Ahâd haber, İslâm hukukunun kaynakları tek tek incelendikten sonra elde edilecek ortak esaslara göre değerlendirilir. Eğer âhâd haber bu esaslarla çatışırsa, iki delilden daha kuvvetli olanı alınır; çatışan tek râvili haber terkedilerek sözkonusu esasa dayanılır ve böyle bir haber "şâz" sayılır.

b) Âhâd haber Kur'ân'ın genel ifadesine (âmm'e) veya Kur'ân'da bulunan bir lâfza (zâhir anlama) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitap'la amel edilir. Burada da iki delilden daha kuvvetli olanı tercih vardır. Çünkü Kur'ân'ın sübûtu kat'îdir. Ebû Hanîfe'ye göre, delâlet bakımından Kur'ân'ın zâhirleri ve genel ifadeleri kesindir. Haber, Kur'ân'ın âmm ve zâhirine aykırı olmaksızın, onun mücmel'ini beyan ederse, bu haber kabul edilir. Bu, âhâd haberler Kur'ân'da olmayan bir hükmü ona ilâve anlâmına gelmez.

c) Âhâd haberin meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır.

d) Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili bir haberle çelişirse, râvisi daha bilgili ve fakîh olan tercih edilir.

d) İki haberden birisinde, senet veya metin bakımından fazlalık varsa, ihtiyat yönü düşünülerek bıi fazlalık kabul edilmez.

e) Âhâd haberle, kaçınılması imkansız olan "umumî belvâ", yanı sık sık vukû bulduğu için herkesin yapmak zorunda kaldığı hususlarda amel edilmez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhûr olması gerekir.

f) Yine Ebû Hanife âhâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkid ve ta'n'a uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar ezberinde tutması, haberi kimden aldığını hatırlamaması halinde, yazısına güvenmemesi; şüpheli hallerde uygulanmayan had cezalarında değişik rivâyetler bulunursa, ihtiyat yönünün tercih edilmesi; başka haberlerle desteklenene âhâd haberlerin alınması gibi prensipler geliştirmiştir (M. Zahid el-Kevserî, a.g.e., I, 27, 28) Aynı Müellif; Te'nîbü'l-Hatîb,1361 Kahire, s. 152-154).

Mürsel hadisler için de bazı şartlar öngörülmüştür. Senedi Hz. Peygamber'e ulaşmayan ve senedinde kopukluk bulunan hadîse mürsel veya munkatı' hadis denir. Şâfiîler mürsel için birtakım kabul şartları öne sürerken; Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik mürsel hadisi kayıtsız-şartsız kabul eder. Yalnız hadîsi rivâyet eden râvinin sika olmasını yeterli görürler. Diğer yandan mürsel hadis, kendisinden daha kuvvetli olan bir delille çatışmamalıdır. İslâm'ın ilk devirlerinde mürsel hadislerle amel edilmiştir. Hattâ İbn Cerîr et-Taberî (ö. 310/922), "mürsel haberi mutlak olarak reddetmek hicrî ikinci yüzyılın başında ortaya çıkan bir bid'attır" demiştir. Buhârî ve Müslim gibi mûteber hadisçiler eserlerinde mürsel hadislere yer vermişler, bunları delil olarak zikretmişlerdir (Buharî, Ezân, 95; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 111).

Ebû Hanife'nın az hadis bildiğini, hadise gereken önemi vermediğini veya hadislere muhâlefet ettiğini, ya da zayıf hadisleri aldığını öne sürenler, mezhep imamlarının hadisleri kabul için ileri sürdükleri şartları tetkik etmeyen kimselerdir. Fitne ve yalanın yaygın olduğu bir devirde, Hz. Peygamber şöyle buyurdu, diyerek hadis nakleden herkesin rivâyet ettiği hadîsi kabul edenler, Hanefîlerin hadislere muhâlefet ettiğini sanırlar. Halbuki onlar, kitap, sünnet ve sahâbilerin hükümleri gibi nass'ların kaynaklarını araştırmada son derece titizlik göstermişler; nass'a dayanan ve kabule lâyık görülen, birbirine benzer meseleleri çıkardıkları temel prensibe dayandırarak bir kaide altında toplamışlardır. Tarafsız âlimlerin incelemesini göre, Ebû Hanife'nin ictihad şûrâsında kendisine yardımcı olan hadis hâfızlarının bulunduğu ve ictihadlarında bizzat üstadlarından öğrendiği dört bin kadar hadis kullandığı açığa çıkmıştır. Onun bazı hadisleri reddetmesi, hadisin sıhhati için ileri sürdüğü şartlara bu hadislerin uymaması yüzündendir. Ebû Hanife sahih hadîsi reddetmek bir yana, mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir (İbn Hazm, el-İhkâm fi Usüli'l-Ahkâm, Nşr. A.M. Şakir Mısır (t.y.), s. 929; el-Kevserî, Te'nîb, s. 152; Mekkî, Menâkıb, II, 96).

Ebû Hanife ictihadlarında kıyas ve istihsana çok yer vermiştir. Kıyas; hakkında Kur'ân ve sünnette hüküm bulunmayan bir meselenin hükmünü, aralarındaki ortak illet dolayısıyla, hakkında nass bulunan meselenin hükmüne bağlamak demektir. Aslında daha önce sahâbe devrinden müctehid imamlar devrine kadar kıyasa başvurulmuştu. Ebû Hanife'nin yaptığı, kıyası kaideleştirmek, çok kullanmak ve henüz meydana gelmemiş hâdiselere de uygulamaktan ibarettir (İbnü'l-Kayyim, İ'lâmü'l-Muvakkıîn, l, 77, 227).

Kıyas uygun düşmeyen yerde Ebû Hanife istihsan yapardı. Ebû'l-Hasen el-Kerhî (ö. 340/951) İstihsânı şöyle tarif eder: "Müctehidin daha kuvvetli gördüğü bir husustan dolayı, bir meselede benzerlerin hükmünden başka bir hükme başvurmasıdır" (Ebû Zehra, a.g.e., s. 262). İmam Mâlik; "İstihsan ilmin onda dokuzudur" derken; İmam Şafiî, istihsanı şer'i bir delil saymamı ve onu " Bir kimsenin keyfine göre bir şeyi beğenmesi, hoş ve güzel bulmasıdır"sözleriyle reddetmiştir. Hattâ o, el-Ümm adlı eserinde, "Kitâbü İbtâli'l-İstihsân" başlıklı bir bölüm ayırarak, istihsâna hücum etmiştir (bk. el-Ümm, VII,267-277). İbn Hazm'a göre istihsan; "Nefsin arzuladığı ve beğendiği şekilde hükmetmektir" (İbn Hazm el-İhkâm, s. 22; İbn Hazm İbtâlü'l-Kıyâs, s. 5-6)

Ancak hiçbir İslâm hukukçusu, bu arada Hanefiler istihsânı bu şekilde anlamamışlardır. Aksi görüşte olanlar yanlış anladıkları için tenkitte bulunmuşlardır. Kıyası kabul edenler arasında Hanefilerin kastettiği anlamda istihsan yapmayan yoktur. Şafiilerin istihsânın aleyhinde öne sürdükleri deliller, doğru bulunursa, bu onların benimsediği kıyası da geçersiz kılar (M. Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 270 vd.)

el-Kevserî'nin, Ebû Bekir er-Râzi'den (ö. 370/980) nakline göre, istihsan iki alanda cereyan eder. a) İctihad ve re'yimize bırakılmış miktarların miktar ve tespitinde re'yimizi kullanmak. Mehir, nafaka, tazminat bedeli, yasak ava karşılık kesilecek hayvanın takdirlerinde olduğu gibi. b) Daha kuvvetli bir delilden dolayı kıyası terketmek. es-Serahsî (ö. 490/ 1097) bunu şöyle açıklar: "Gerçekte istihsan iki kıyastan ibaret olup, birisi açık (celî) ve etkisi zayıftır. Buna "kıyas" adı verilir. Ötekisi kapalı (hafî) ve etkisi kuvvetlidir. Buna da "İstihsân" adı verilir, yani "kıyas-ı müstahsen" denilir. Bunlarda tercih, tesire göre olup, açıklık ve kapalılık sebebiyle değildir" (es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; el-Kevserî a.g.e., I, 24-27).

Yukarıdaki kıyasa şu örneği verebiliriz: Kurt vb. yırtıcı hayvanların etleri haram olduğu gibi, içtikleri suyun artığı da haramdır. Aynı şekilde yırtıcı kuşların da hem etleri, hem de artıkları haramdır. Bu zâhir (açık) kıyasın bir sonucudur. İstihsana göre ise, hafi (gizli) kıyas yoluna gidilerek, başka bir sonuca ulaşılır. Şöyle ki; yırtıcı hayvanların artıkları salyaları karıştığı için pistir, çünkü salyaları onların pis olan etlerinden meydana gelmektedir. Yırtıcı kuşlar ise, suyu gagalarıyla içtikleri için artıkları salyalarıyla temas etmez. Gagaları de kemik olduğu için artıkta herhangi bir eser bırakmaz. Buna göre, istihsânen yırtıcı kuşların artığı olan su pislenmez, ancak ihtiyat bakımından böyle bir suya mekruh denilir.

Bazan şer'i bir delille çatışan kıyas terkedilerek istihsan yoluna gidilir. Kıyasa göre, unutarak yiyip içen kimsenin orucu bozulur, fakat bu kimsenin orucunu bozulmayacağına dair Hz. Peygamber'den rivâyet edilen bir hadis (Buharî, Savm, 26; Müslim, Sıyam,171) sebebiyle kıyas terkedilmiştir. Yine namazda kahkaha ile gülenin, kıyasa göre yalnız namazının bozulması gerekirken, hadisle abdestinin de bozulacağı bildirilmiştir. (Zeylaî, Nasbu'r-Raye, I, 47). İstisnâ' (sanatkâra bir iş ısmarlama) akdinde, akde konu olan şey, akid sırasında mevcut olmadığı için kıyasa göre akdin bâtıl olması gerekirken, her devirde bu türlü akitle muâmele yapılageldiğinden, onun sıhhati üzerinde icmâ' veya örf teşekkül etmiş ve bu yüzden kıyas terkedilmiştir. Bazan zarûret yüzünden kıyas terkedilerek istihsan yapılır. Meselâ; kadının bütün vücudu mahremdir. Fakat, hastalık hâlinde doktorun onun bazı uzuvlarına bakması câiz olur. Burada, "zarûretler haram olan şeyleri mübah kılar" kaidesi uygulanır. Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, Hanefilerin uyguladığı istihsan ya nass'a, ya kıyasa, ya icmâ'a yahut da zarûrete dayanmaktadır. Bu temele dayanan istihsânı, başka kavramlar altında da olsa Şâfiîlerin de kabul etmesi gerekir. Şâfiî'nin itirazları belki, sadece örf sebebiyle istihsan çeşidini içine alabilir. Çünkü örfün hüküm istinbâtı için bir temel teşkil edip etmemesi bu iki mezhep arasında ihtilâflıdır (bk. eş-Şâfiî, el-Ümm, VII, 267 vd.; el-Kevserî, a.g.e., I, 23-27; es-Serahsî, el-Mebsût, X, 145; es-Serahsî, el-Usûl, II, 201; Ebû Zehra, Usûlü'l-Fıkh, s. 263-273).

Hanefî mezhebi Irak'ta doğmuş ve Abbâsîler devrinde ülkenin başlıca fıkıh mezhebi olmuştur. Mezhep özellikle doğuya doğru yayılarak Horasan ve Mâverâunnehir'de en büyük gelişmesini göstermiştir. Birçok ünlü Hanefî hukukçu bu ülkelere mensuptur. Mağrib'te Hanefîler V. yüzyıla kadar Mâlikîlerle beraber bulunuyorlardı. Sicilya'da ise hâkim durumda idiler. Abbasîlerden sonra Hanefi mezhebinde bir gerileme görülmüşse de, Osmanlı devletinin kurulmasıyla yeniden gelişme olmuş; Osmanlı sınırları içinde, halkı başka bir mezhebe bağlı olan yerlere bile, İstanbul'dan Hanefi mezhebine sâlik hâkimlerin gönderilmesi, mezhebe buralarda resmîlik kazandırmıştır (Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi). Günümüzde Afganistan, Pakistan, Türkistan, Buhara, Semerkand gibi Orta Asya ülkelerinde hanefîlik hakimdir. Bugün Türkiye ve Balkan Türkleri", Arnavutluk, Bosna-Hersek, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya müslümanları genel olarak Halefîdirler. Hicaz, Suriye Yemen'in, Aden bölgesindeki müslümanların bir kısmı da Hanefidir (Ebû Zehra, Ebû Hanife, terc. O, Keskioğlu, İst. 1966, s. 473 vd.).


Hamdi DÖNDÜREN

32 Farz..54 Farz..

İMANIN ŞARTLARI
1- Allah'ın varlığına ve birliğine inanmak.
2- Allah'ın meleklerine inanmak.
3- Allah'ın kitablarına inanmak.
4- Allah'ın peygamberlerine inanmak.
5- Ahiret gününe inanmak.
6- Kadere, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah (Celle Celâlühû) olduğuna inanmak.


İSLAMIN ŞARTLARI
1- Kelime-i şehadet getirmek.
2- Namaz kılmak.
3- Oruç tutmak.
4- Zekat vermek.
5- Haccetmek.
  

ABDESTİN FARZLARI
1- Yüzünü yıkamak.
2- Kollarını (dirsekleriyle beraber) yıkamak.
3- Başının dörtte birini meshetmek.
4- Ayaklarını (topuklarıyla beraber) yıkamak.



GUSLÜN FARZLARI
1- Ağzına su vermek.
2- Burnuna su vermek.
3- Bütün bedenini yıkamak.



TEYEMMÜMÜN FARZLARI
1- Niyet.
2- İki darb ve mesih.



NAMAZIN FARZLARI
Dışında olanlar:
1- Hadesten taharet
2- Necasetten taharet
3- Setr-i avret
4- İstikbal-i Kıble
5- Vakit
6- Niyet

İçinde olanlar:
1- İftitah tekbiri
2- Kıyam
3- Kırâet
4- Rükû
5- Secde
6- Kaide-i ahire.




                                                                              54 FARZ

 

1- Allah'ı daima zikretmek.
2- Helal kazanılmış elbise giymek
3- Abdest almak.
4- Beş vakit namaz kılmak.
5- Cünüplükten gusletmek.
6- Rızk için Allah'a tevekkül (itimad) etmek.
7- Helalden yeyip içmek.
8- Allah'ın taksimine kanaat etmek.
9- Tevekkül etmek.
10- Kazaya (yani Allah'ın hükmüne) razı olmak.
11- Nimete karşılık şükretmek.
12- Belaya sabretmek.
13- Günahlara tevbe etmek.
14- İbadetleri ihlas ile yapmak.
15- Şeytanı düşman bilmek.
16- Kur'an-ı delil tanımak.
17- Ölüme hazırlıklı olmak.
18- İyiliği emredip kötülükten alıkoymak.
19- Gıybet etmemek, kötü şeyleri dinlememek.
20- Anaya-babaya iyilik ve itaat etmek.
21- Akrabayı ziyaret etmek.
22- Emanete hıyaret etmemek.
23- Dinin kabul etmiyeceği latifeyi (şakayı) terk etmek.
24- Allah ve Rasulüne itaat etmek.
25- Günahtan kaçınıp Allah'a sığınmak.
26- Allah için sevmek, Allah için buğz etmek.
27- Her şeye ibretle bakmak.
28- Tefekkür etmek. (Cenab-ı Hakk'ın kudretini, azametini ve insanın yaratılışdaki gayeyi düşünmek)
29- İlim öğrenmeye çalışmak
30- Kötü zandan sakınmak
31- İstihza (alay) etmemek
32- Harama bakmamak
33- Daima doğru olmak
34- Esef ve ferahı, yani şımarıklık ve azgınlığı terketmek
35- Sihir yapmamak
36- Ölçü ve terazisini doğru tartmak
37- Allah'ın azabından korkmak
38- Bir günlük nafakası (yiyeceği-içeceği) olmayana sadaka vermek
39- Allah'ın rahmetinden ümid kesmemek
40- Nefsinin kötü arzularına tabi olmamak
41- İçki kullanmamak
42- Allah'a ve mü'minlere su-i zan etmekten sakınmak
43- Zekat vermek ve mali cihatta bulunmak
44- Hayız (adet) zamanlarında ve nifas halinde hanımı ile cinsi mukarenette bulunmamak
45- Bütün günahlardan; kötülüklerden kalbini temiz tutmak
46- Yetimin malını haksız olarak yememek, onlara iyilik etmek
47- Kibirlilik etmemek
48- Livata (erkekle cinsi münasebet) ve zina yapmamak
49- Beş vakit namazı muhafaza etmek
50- Zulm ile halkın malını yememek
51- Allah'a şirk (ortak) koşmamak
52- Riyadan (gösterişten) sakınmak
53- Yalan yere yemin etmemek
54- Verdiği sadakayı başa kakmamak

 

Evlilik Nedir??

                                                                             Evlilik Nedir??
 
 
Evlilik bir sanattır; ailemizdeki mutluluğumuzu sürdürebilmemizde sanatımızı nasıl icra etiğimizle yakından ilişkilidir. Hangi dallarda mı sanatımızı göstermemiz gerekli, gelin kısaca göz gezdirelim.

Evlilik, güzel ve etkili konuşma sanatıdır.

Güzel görebilme ve güzel düşünebilme becerisidir.

Karşınızdakini anlayabilme (empati) ve kendinizi anlatabilme yeteneğidir.

Karşınızdakinde görmek istediğiniz bütün güzellik, iyilik, olgunluk hallerini önce kendinizde gerçekleştirmeye çalışmadıkça hiçbir şey istediğiniz gibi gitmeyecektir.

Aradığınız niteliklerde bir insan bulma gayretinden önce aranılan niteliklere sahip bir insan olmayı gaye edinmeliyiz.

Henüz evlenmemiş olanlar, kendinizi mutlaka evlilik öncesi becerilerle donatmalısınız.

Evlenmiş ve bu yolda epeyce ilerlemiş olanlar, sizi rahatsız eden ve yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, evlilikle ilgili becerilerinizi kontrol etmeye başlamanın tam sırası. Hatayı karşı tarafta arama yanılgısına düşüp işleri iyice zorlaştırmayın.

Sorunlar tek taraflı olarak gelişmemiş olabilir ama işe başlayacağınız nokta eşinizi düzeltmek değil, öncelikle kendinizi düzeltmektir.

Evlenmeden önce taraflar genellikle birbirlerini olumlu ve güzel yönleriyle tanımaktadırlar. Bu gayet doğaldır, her iki tarafta birbirine bu yönlerini gösterme gayretindedirler ve bazen bu konuda aşırıya bile kaçılır. Ya sonra? Sonra, taraflar evlilikten sonra bambaşka insanlar mı olurlar ki ben seni tanımamışım veya seni bana yanlış tanıtmışlar atışmaları başlar?

Her şeyden önce evliliğimiz için değerli, özlenilen, mutluluk ve huzur veren bir hedef belirlemeliyiz. Eşimize olan sevgi ve muhabbetimiz, bizim için bu hedefe ulaşırken göstereceğimiz çabada en önemli desteğimiz olacaktır. Birlikte bir ömür geçirmeyi istediğimiz insanla beraberliğimizin yürümesi için bazen tek başına muhabbet yeterli olmamaktadır. İşte böyle durumlarda şaşırıp kalmamak için muhabbetimize yön verecek ve (belki de anlamlandıracak) becerileri kazanmalıyız. Sadece fedakarlık mutlu ve huzurlu bireylerin oluşumu için yeterli bir gayret değildir. Belki mutluluğun oluşumu için uğraş vermek zor geldiğinden sığındığımız, sorunlara sebep olarak gösterdiğimiz bir nedenden başka bir şey değildir.

Evliliğin GAYESİ..?

                                                                                Evliliğin GAYESİ..?
 
 
İslâm’da evliliğin en başta gelen gâyesi, îmânlı bir neslin yetiştirilmesi ve İslâm ümmetinin sayısının çoğaltılmasıdır. Bu hususda Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: "Evlenin ve çoğalın! Çünkü ben (kıyâmet gününde) diğer ümmetlere karşı sizin (çokluğunuzla) iftihar edeceğim!" (108) buyurmuşlardır.

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, evliliğin gözü haramdan koruduğuna ve namuslu yaşamaya vesile olduğuna işaretle şöyle buyurur:

"Ey gençler topluluğu! İçinizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin! Çünkü bu, gözü (haramdan) koruyan, namuslu kalmaya yardımcı olan çaredir. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse, (farz oruçlarından başka nafile) oruca (da) sarılsın. Çünkü o (oruç), kendisinin şehvetine ve nefsine hâkim olmasını sağlar." (109)

Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, evleneceklerin, dindarlığı ve ahlâk güzelliğini diğer meziyetlere tercih etmelerini tavsiye etmişlerdir:

"Kadınları yalnız güzellikleri için nikah etmeyin!. Muhtemeldir ki, güzellikleri onları ahlâken alçaltır. Onlarla mallarının hatırı için de evlenmeyin! Belki malları kendilerini azdırır. Kadınlarla dindarlıkları yüzünden evlenin! Muhakkak ki yırtık elbiseli, siyah, fakat dindar bir kadın daha kıymetlidir." (110)

İslâm Dîni, evliliğin uzun ömürlü olması için iyi bir eş seçimi yapılmasını esas alır. Yuvanın huzur, uyum, mutluluk ve karşılıklı güveni sağlayacak sağlam bir temel üzerine binâ edilmesi gerekmektedir. Bu temel, dîn ve ahlâktır. Dindarlık yaşlandıkça daha da artar. Ahlâk, zaman ve tecrübelerle daha olgunlaşır. Ahlâk güzelliği, insan için en kıymetli servettir. Asıl güzellik, ahlâk güzelliğidir. Çünkü ahlâkı güzel insan, her yaşta güzeldir.

Zenginlik, güzellik, soy-sop gibi insanların çoğunun peşinde koştuğu şeyler geçici olup, evlilik bağının devamını sağlamaz. Üstelik bu özellikler, kibri, ucbu (kendini beğenmeyi), övünmeyi ve ilgi çekmeyi getirmektedir. (111)

İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:

"Kadın dört şey için nikâh edilir; malı, güzelliği, soyu ve dindarlığı... Sen bunlardan dindar olanını araştır, bul. Mes’ûd olursun.." (112) buyurmuşlardır. Zîrâ erkekler evlenirken umûmiyetle bu dört hususu gözönünde bulundururlar, dindârlığı ise en sona bırakırlar.


Evlilikte Denklik (Küfüv):

Kelime olarak küfüv, denklik ve eşi olmak demektir.

Fıkıhda ise, evlenecek olan çiftlerin, birbirlerine bazı konularda denk olmaları demektir.

Evlenmede denklik, kadınlar için erkekte aranır. Yâni bir erkeğin, evleneceği kadına, müslümanlık, neseb, hür olma, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunması, özellikle kadını korumak için öngörülmüştür.

Mezhepler, evlenecek kişiler arasında dindârlık bakımından eşitlik bulunmasının kesinlikle gerekli olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Bunun yanında Hanefîler, erkeğin soy bakımından, kadından daha aşağı olmaması gerektiğini söylemişlerdir. (113)

İslâm hukûkunda denklikten maksad, evlenecek eşler arasında dînî, ekonomik ve sosyal seviye bakımından yakınlık ve denklik bulunmasıdır. Bu denkliğin, hem çiftler arasında, hem de hısımları arasında seâdet, huzûr ve sevgiye vesîle olacağı düşünülmüştür.

Evlilikte denklik, bir sıhhat şartı değil, bağlayıcılık şartıdır. Yâni denklik, evlilik için mecbûrî bir şart olmayıp, ancak âile seâdetinin te’mîni içindir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, Hz. Ali (r.a.)’a hitâben şöyle buyurmuşlardır:

"Üç şeyi geciktirme:

Vakti gelince namazı; hazır olduğunda cenâzeyi; dengini bulunca evlenecek kızı..." (114)

Ayrıca başka bir hadîs-i şerîfde:

"Kadınları denkleriyle evlendirin, onları velîleri evlendirsin.. On dirhemden az mehir yoktur." (115) buyurulur.

Hanefîler’e göre denklik (kefâet), altı yerde aranır. Bunlar: Dindârlık, İslâm, hürriyet, neseb, mal ve meslektir.

1. Dindârlık: Dînî kurallara bağlı olmayan ve ahlâk bakımından zayıf olan fâsık bir erkek, iffetli ve fazîletli bir kadına denk sayılmaz. Aynı şekilde, dînî kurallara bağlı olmayan ve ahlâk bakımından zayıf olan fâsık bir kadın da, iffetli ve fazîletli bir erkeğe denk sayılmaz.

2. İslâm: Burada denklikten maksad, kocanın müslüman olması değildir. Zîrâ kocanın müslüman olması, evliliğin sıhhat şartıdır. Müslüman olmada denklik, kocanın, babası veya büyükbabası bakımından aranır.

3. Hürriyet: Çoğunluğa göre köle, hür olana denk değildir.

4. Neseb: Bu konudaki denklik, Araplar arasında geçerli sayılmıştır.

5. Mal: Eşlerin, aynı derecede mal ve servet sahibi olması da, evlilikte önemli bir unsurdur.

6. Meslek: Evlenecek erkek ve kadının velîlerinin iş ve meslekleri arasında bir denkliğin bulunması gerekir. (116)

Ayrıca çiftler arasında boy ve güzellik gibi fizîkî ölçülere de dikkat edilmesi, eşlerin anlaşabilmeleri ve birbirleriyle uyum sağlayabilmeleri açısından önemli bir husustur.

Netice olarak İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu, nikâhın mûteber olmasında kocanın kadına denk olmasının şart olduğunda müttefiktirler. Denkliğin, mutlakâ dindârlık ve güzel ahlâkda aranması gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Asr-ı seâdetteki tatbîkâta bakıldığında da denkliğin, en başta dindârlık ve güzel ahlâkda arandığı açıkça görülür. Ashâb-ı kirâmdan Sehl b. Sa’d es-Sâidî (r.a.) anlatıyor:

"Birgün Rasûlullâh (s.a.v.)’in huzûrundan bir adam geçti. Hz. Peygamber (s.a.v.) yanında oturanlardan birine;

"Şu geçen hakkında ne dersin?" buyurdu.

O da:

"Eşrâfdan biridir. Vallâhi kız istese kendisine verilmesine, bir şey hakkında konuşsa, sözünün dinlenmesine çok lâyıktır." cevâbını verdi.

Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz sustular. Bir müddet sonra bir başkası geçti. Bu sefer yine:

"Ya bunun hakkında ne dersin?" buyurdu.

Adam cevap verdi:

"Yâ Rasûlallâh, bu müslümanların fakirlerinden biridir. Kız istese reddedilmeye, bir şey hakkında şefâat etse, kabul olunmamaya ve konuştuğu vakit, sözü dinlenmemeye lâyıktır."

Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurdular:

"(Hayır) bu (adam), yeryüzü dolusunca öbüründen hayırlıdır." (117)

Evlenecek eşler, güzellik ve zenginlik câzibesine kapılarak ahlâkı ve dîni zayıf kadınlarla evlenmemelidirler. Böyle evlilikler, çoğu zaman hüsranla neticelenmektedir. Rasûlullâh (s.a.v.) Efendimiz, dâimâ dindâr olan kadınların tercih edilmesini tavsiye buyurmuşlardır.

Hakîkatte denklik; erkeğin değil, kadının menfaatine yönelik bir haktır. Eşlerin, gönül ve görüş birliğine sâhip olmaları da zarûrîdir. Zîrâ, bu yönlerden anlaşamayan çiftler, mutlu bir hayât yaşayamazlar.

Kadının Çalışması...?

                                                                       Kadının Çalışması...?

                                                                        Kadınlar Ev Dışında Çalışabilir mi?

Efendim, kadının çalışıp çalışmayacağı konusunu soran okuyucularıma burada tek şıkkı tavsiyeyi pek isabetli bulmamaktayım. Çalışamaz, yahut da çalışmalıdır şeklinde tek hükmü takdim etmek, herhalde ailenin içinde bulunduğu ekonomik şartları nazara almamak olur. Onun için konuya biraz geniş açıdan bakmaya çalışacağım.

Şöyle ki:

İdeal olanı, kadının çalışmamasıdır. Yani dışarıda yabancıların yanında çalışmaya mecbur kalmamasıdır. Çünkü kadının evindeki çalışması kendisine yetip de artar bile.

Zaten evindeki çalışması da bir bakıma nafile ibadet hükmünde bir meşguliyettir. Hanımların bu konuda imtiyazlı durumları vardır. Beyine gönül rızasıyla hizmeti, çocuklarına bakması, onlarla gece-gündüz haşır neşir olması nafile ibadetten başka bir manaya gelmez. Bu kudsiyette bir çalışma ise düşünen bir hanımefendi için tatmin edici olsa gerektir.

Çünkü bu çalışma, yuvasında huzur, amel defterinde de sevaba vesiledir. Ancak, ekonomik şartların zorlamasıyla yabancıların yanında çalışmaya mecbur kalan hanımları da görmekteyiz.

* * *

Bir mühim nokta da, çalışacak hanımın beyi ile olan durumudur. Hanımın çalışması beyinin izin ve rızasına bağlıdır. Beyinden izin çıkmaz, rızası söz konusu olmazsa hanımın çalışması meşru da olmaz, makul de görülmez.

Bu izni vermeyen beyden hanımın makul ve meşru isteklerine cevap verip vermediği araştırılır. Zarurî ihtiyaçları temin ediyor, mecburî olan istekler eve getiriliyor da, hanım bunlara kanaat etmiyor, daha fazlasını, daha lüks ve israflısını talep ediyorsa, buna çalışma gerekçesi olarak bakılamaz. İhtiyaç üstü istekte bulunan hanımın arzularına haklılık payı verilemez.

Bu konuda bazı hadisler bizi uyarmaktadır

Ahir zamanda lüks ve israf alıp yürüyecek. Öyle ki, ihtiyaç olmayan şeyler dahi zarurî ihtiyaç telakki edilir hale gelinecek. Bu durumda hanımlar, kızlar, oğullar ailenin reisini isteklerini karşılaması konusunda zorlayacaklar... Helal kazançla bu istekleri karşılayamayan evin reisi de bu defa helal-haram sınırlarını tanımaz hale gelecek, ne bulursa almaya çalışacak. Böylece aile reisini, çocuklarıyla ailesi, uhrevi yönden felakete sürüklemiş olacaktır. Demek ihtiyaç anlayışı çok değişecek...

Hadisin bu ikazı aile bireylerini ciddi şekilde düşündürmeli, çevrenin telkin ettiği ihtiyaç olmayan şeyleri de ihtiyaç gibi görmekten uzak kalmalı, helal lokmayla iktifa etmeye nefsimizi razı etme basiretini göstermeliyiz. Aksi halde beyi bırak hanımın çalışması dahi geçinmeye yetmeyecektir.

 

Eşlerin ßirßirine Karşı Görevleri...

                                                                               Eşlerin ßirßirine Karşı Görevleri...
 
 
 
Aile ve aile fertlerinin karşılıklı görevleri pedagoji, sosyoloji, hukuk vb. bilimlerin alanına giren önemli konulardan biridir. Bu bilimlerin her biri, farklı bir açıdan bu konuya yaklaşmıştır. Biz burada bu yaklaşımların tümüne değinecek durumda değiliz. Sadece konuya bir eğitimci gözüyle bakıp neşeli ve huzurlu bir hayat için gerekli olan hususları açıklamak istiyoruz. Bu amaçla karı kocanın görevlerini üç bölümde ele alıyoruz:



1. Karı kocanın karşılıklı görevleri



2. Kocanın görevleri



3. Kadının görevleri



Hemen belirtelim ki bu bölme, ev ve karı koca ile sınırlı bir bölmedir. Eğer bu çerçevenin dışına çıkacak olursak, başka görevler de gündeme gelir. Eşlerin ailelerinin görevleri, toplumun karı koca karşısındaki görevleri, devletin bu husustaki görevleri vs. gibi. Ancak bu kısa yazıda onlara değinmemiz mümkün değildir. Dolayısıyla bu üç görevi esas alarak yazımızı üç bölüme ayırıyoruz. Her bölümde kısaca bu görevlerin bir kısmına değineceğiz.



a) Karı kocanın karşılıklı görevleri:



1. Karşılıklı saygı: Karı kocanın birbirine saygı göstermesi ailenin ruh sağlığı, sevginin artması ve aile temelinin sağlamlaşması açısından büyük öneme sahiptir. Bu saygı, karı kocanın birbirinin kişiliğine değer vermesini; birbirinin görüşlerine, düşüncelerine ve zevklerine saygı duymasını kapsar ve hayatlarının tüm alanlarını güzel etkisi altına alır.



2. Karşılıklı sevgi: İnsanların birçok duygusal ihtiyacı vardır ki en önemlilerinden biri de, sevgiye olan ihtiyaçtır. Karı ve koca, birbirinin sevgisine ve ilgisine mazhar olmayı severler. Sevgisiz yaşamın cazibesi yoktur; insanların çoğu ondan kaçar. Allah'ın Elçisi (s.a.a.) buyuruyor ki: "Erkeğin, karısına 'Seni seviyorum' demesi, hiçbir zaman onun kalbinden çıkmaz."



3. Affedici ve bağışlayıcı olmak: Karı kocanın birbirinin hataları ve yanlışlarını affedip görmezlikten gelmesi, aile ortamında büyük öneme sahiptir. Bu hususa dikkat etmemek, aileye hâkim olan samimiyet ve huzur ortamını huzursuzluk, kötümserlik, asabîlik ve memnuniyetsizlik ortamına dönüştürür. Ruhun sakinliği, kinin bertaraf olması, izzetin artması, ömrün uzaması vs., hadislerde affedici ve bağışlayıcı olmanın etkilerinden sayılmıştır. İmam Sadık (a.s.) şöyle buyuruyor: "Üç şey dünya ve ahiretin yüceliklerindendir: Sana zulmedeni bağışlaman, seninle ilişkisini kesenle ilişki kurman ve sana karşı cahilce davranana karşı sabırlı ve halim olman."



4. Sorumluluk almak: Aile mutluluğunun temininde etkili olan amillerden biri de, eşlerin karşılıklı sorumluluk duygusuna sahip olmasıdır. Kadın ve erkek, müşterek bir yaşamı kabullenmekle, aile kurmadan önce üzerlerine görev olmayan birtakım sorumluluklar aldıklarını bilmelidirler. Bu sorumluluklar, kadın ve erkeğin yetenekleri, yetkileri ve özel koşulları dikkate alınarak belirlenir. Geçimi sağlamak, aileyi idare etmek, eşlik görevlerini yapmak, çocukları eğitmek vs. gibi. Bu duygunun varlığı, aile bağının güçlenmesine ve ruhun huzurlu olmasına sebep olur.



5. Ahlâk: Ahlâk, insan hayatında önemli ve belirgin bir niteliktir. İnsanlara, özellikle de eşe ve çocuklara karşı güzel ahlâklı olmak, insanın kişiliğinde derin bir etki bırakır; toplumu ve aile ortamını sefa ve samimiyetle doldurur. Güzel ahlâkın olmayışı da, hayatı karartır ve asabîlik, asık suratlılık, sabırsızlık, bahanecilik vs. gibi olumsuz yan etkilere neden olur; korku, kaygı, kişilik kaybı vs. gibi etkileri beraberinde getirir. Tatlı dillilik, insanlara saygı göstermek, alçak gönüllülük, geniş kalplilik, selâm vermek, hâl hatır sormak ve şefkat göstermek, güzel ahlâklılığın tecellilerinden sayılır.



6. İyimserlik: Tarafların birbirine güvenmesi, müşterek hayat için büyük bir sermayedir. Nitekim güvensizliğin de hayatta birçok menfi etkisi vardır. Kötümser bir kimse, negatif ve hasta bir ruha sahiptir. Onun ruh sağlığı ve dengesi bozuktur. Kötümserlik sonucu eşine güveni olmayan bir insan, aile hayatının sefa ve huzurundan mahrum kalır. Böyle bir insan, sosyal ilişkilerde de başarılı olamaz. Çünkü başkaları hakkında kötü zan besleyen biri, dostları ve arkadaşlarını kaybeder ve yalnız kalır. İmam Ali (a.s.) buyuruyor ki: "Bir insana kötümserlik galip gelirse, onunla hiçbir dostu arasında barış ve huzur kalmaz."



7. Rıfk ve müdara: Eşlerin birbirine karşı görevlerinden biri de, rıfk ve müdaradır. Şöyle ki; eşimizin kusurları, eksiklikleri ve hoşlanılmayan davranışları karşısında sert bir tepki göstermemeli ve şiddete başvurmamalıyız; tam tersine, şefkat ve samimiyetle yaklaşmalıyız. Çünkü kadının da, erkeğin de sözlerinde ve davranışlarında karşı tarafın hoşlanmayacağı eksikliklerinin olması doğaldır. Ne var ki müdara etmek, eşimizin kusurları ve eksiklikleri karşısında umursamaz olmamız anlamına gelmez. Müdaranın anlamı, eşimizin kusuru veya eksikliğini gidermeye çalışırken onun kapasitesini göz önünde bulundurmamız, yapabileceğinden fazlasını ondan beklemememiz ve istenmeyen özellikleri karşısında büyük insanlara yakışan bir davranış sergilememizdir.



8. İffetli ve namuslu olmak: Günümüz toplumunda bu özellik, genellikle kadınlardan beklenir. Ancak hadislerin bu husustaki bakış açısı daha geniştir. Hadislerde, iffetli olmak, karı kocanın karşılıklı görevlerinden biri ve en üstün ibadet olarak sayılmıştır. Hz. Ali'nin (a.s.) tabiriyle iffet, şehvetler karşısında direnmektir. Bu da hem kadından ve hem de erkekten istenilen bir şeydir. Hadislerde, karı kocaya, birbiri için süslenerek iffetlerini korumada birbirine yardımcı olmaları tavsiye edilmiştir. İffetli olmak; eşin kirli insanlardan korunması, aile bağının güçlenmesi, eşin güvenini kazanmak vs. gibi faydaları beraberinde getirir.



9. Birbirini anlamak: Ailevî sorunların birçoğunun temelinde eşlerin birbirini anlaması yatmaktadır. Eşinin içinde bulunduğu şartları ve yaşadığı sıkıntıları anlayan bir kimse, onun iyiliklerini daha iyi derk eder ve zahmetlerinin kadrini bilir. Eşini anlamayan bir kimse, onun bütün çabalarını görmezlikten gelir, kusurları ve eksiklerini gözünde büyütür; zahmetlerinin kadrini bilmediği ve onu teşvik etmediği gibi, iğneli ve kinayeli sözleriyle de onu incitir ve yaşama sevincini ondan alır. Gurur ve kibirden kurtulmak, birbirinin ruh hâllerini ve sıkıntılarını bilmek, eşlerin birbirini anlaması yolunda atılacak ilk adımlardır.



b) Kocanın görevleri:



1. Aile müdüriyeti: Çünkü o, bedenen daha kuvvetlidir ve aileyi idare etmek için daha güçlüdür. Kadın, tıpkı gül gibidir; gül, yakıcı güneşe, rüzgâra ve kasırgaya dayanamadığı gibi kadın da, ağır ve yıpratıcı sorumluluklara dayanamaz.



İmam Ali (a.s.), oğlu İmam Müçteba'ya şöyle vasiyet etmiştir: "Kadına, şahsî işlerinden fazlasını yükleme. Çünkü o, reyhandır; kahraman değildir."



Erkeğin sorumlulukları, sadece ailenin geçimini sağlamakla sınırlı değildir. Aile fertlerine doğru yolu göstermek, eğitim ve terbiyelerine nezaret etmek, onlara iyiliği emretmek, ahlâkî yönden sapmalarına engel olmak vs. erkeğin önemli vazifelerindendir. Dikkat edilmesi gereken husus ise şudur: Erkeğin aile müdüriyetinde başarılı olması, ancak aile fertlerinin gönüllerine taht kurmasıyla mümkündür.



2. Ailenin geçimini sağlamak: Evin asıl işlerini idare etmek kadının sorumluluğunda olduğu için, doğal olarak erkek de ailenin geçimini temin etmelidir. Ancak bunu minnetsiz bir şekilde yapmalıdır. Çünkü bu, aile reisliğinden dolayı üzerine düşen bir görevdir.



3. Aileyi rahat yaşatmaya çalışmak: Aile bireyleri, geçimlerinin temininin yanında nispî bir refah içinde yaşayabilmeleri için erkeğin cömertliğine muhtaçtırlar. Bu yönden bir kısma ve kısıtlamayla karşı karşıya kalırlarsa, birçok ruhsal ve bedensel darbeye maruz kalırlar. Ancak aileyi rahat yaşatmak, savurganlık yapmak ve israf etmek anlamına gelmemektedir. Bunun anlamı, cimrilik yapmamak ve erkeğin ekonomik imkânlarına uygun biçimde aileyi refah içinde yaşatmaya çalışmaktır. İmam Rıza (a.s.) buyuruyor ki: "Erkeğin, ailesinin geçimini kısmaması gerekir ki ölümünü arzu etmesinler."



4. Diktatörlükten sakınmak: Erkek, her ne kadar ailenin reisi ise de, emir ve nehiyde bulunmaktan sakınmalıdır; eşinin ve çocuklarının görüşlerini dikkate almalıdır. Kendini beğenmişlik ve yersiz sıkmalar, ailede diktatörlük düzeninin hâkim olmasına sebep olur; sağlıklı aile ilişkilerine ve çocukların doğru biçimde eğitilmesine zarar verir. Bu husus o kadar önemlidir ki Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur: "Mümin, ailesinin yemek istediğini yer. Ama münafık, kendi yemek istediğini ailesine yedirir."



c) Kadının görevleri



1. Kocasının sırlarını korumak: Kadın, asla kocasının sırlarını ifşa etmemelidir. Aksi hâlde kocasının güvenini kaybeder. Bazı erkeklerin işleri hakkında hanımına fikir danışmamasının bir nedeni de, hanımının sır saklayacağından emin olmaması ve söylediği şeyin ertesi gün ağızdan ağza dolaşmasından korkmasıdır.



2. Kocasının işine yersiz yere karışmamak: İnsan, fıtrî olarak özgürlük ve bağımsızlık ister. Bu eğilim, erkeklerde daha güçlüdür. Hanımlar, hayırhahlıklarının her zaman kocalarının yararına olacağını zannetmesinler. Bu konu, evlilik hayatında zaman zaman ciddî krizlere yol açabilir. Bu yüzden erkeğin bağımsızlığına zarar vermemeye çalışın.



3. Evi idare etmek: Evi idare etmek ve ev işlerini evirip çevirmek, hukukî olarak kadının sorumluluğunda olmasa da, ahlâkî olarak onun görevlerinden sayılmıştır. Evi idare etmek, oldukça önemli bir iştir. Maalesef yalnızca ev işlerini yapan kadınlar (ev kadınları), kendilerinin ve yaptıkları işin gerçek değerini bilmiyorlar. Gerçek bir ev kadını, önemli bir birimin tüm işlerini tek başına yapan liyakatli bir müdürdür. Hem plânlayıcı, hem uygulayıcıdır. Uluslararası çapta kariyer sahibi olan birçok erkek, bu başarısını "bir ev kadını"nın tedbiri, ahlâkı ve liyakatine borçludur.



4. Ailenin harimini ve değerlerini korumak: Kadının kocası hakkındaki en büyük vazifesi, erkeğin evdeki namusu ve vekili olarak davranışları ve sözleriyle ailenin harimini ve değerlerini korumaktır. Böyle bir kadın, hem kocasının malını korur, israfa ve lükse kaçarak kocasının servetini zayi etmez; hem tehlikeler karşısında aile haysiyetini ve kocasının şerefini korur; hem de tesettüre riayet ederek namahremlere karşı örtünür.



Kocanın cinsel ihtiyacını karşılamak, onu övüp teşvik etmek, sevgiyi şarta bağlamamak vs. de, riayet edilmesi hâlinde hayatı neşeli ve sefalı kılacak olan diğer hususlardandır.



İSLAM da Evlenmenin Hükmü..?

 

İslam'da evlenmenin hükmü üç kısımdır: Vacip, sünnet ve mübahtır.

1- Bir kimsenin şehveti galebe çalıp günaha girmekten endişe ederse evlenmesi vaciptir.

2- Bir kimse şehvet hissine sahip olur, fakat iradesi kuvvetli olduğundan günaha girmesi söz konusu olmazsa maddi durumu müsaid olduğu takdirde evlenmesi sünnettir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Ey gençler cemaatı! Sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek gözü haramdan en çok çevirici ve ırzı en ziyade koruyucudur. Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç onun için şehvet kırıcıdır" (Buhari, Müslim). İmam-ı Şafii (ra) şöyle diyor: "İradesi kuvvetli olduğundan harama girmekten endişesi olmayan kimsenin evlenmeyip ibadetle meşgul olması daha iyidir. Çünkü Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de Hz. Yahya'yı "Hasun" –kadınlara karışmayan- kelimesiyle meth ve sena ediyor."

3- Bir kimse yaşlı veya cinsi iktidarı zayıf olursa evlenmesi mübah ise de, evlenmemesi daha iyidir. Çünkü evlenme gereği olmadığı halde ağır bir yük altına girmiş olur (al-Müğni li ibn Kudame).
İlgili konular aşağıda listelenmiştir.

May 18

ISLAM...!

In The Name Of God, Most Gracious, Most Merciful

O mankind! We created you from a single soul, male and female, and

made you into nations and tribes, so that you may come to know one

another. Truly, the most honored of you in God's sight is the greatest

of you in piety. God is All-Knowing, All-Aware

49:13)

 

WHAT IS ISLAM?

Islam is not a new religion, but the same truth that God revealed through all His

prophets to every people. For a fifth of the world's population, Islam is both a religion

and a complete way of life. Muslims follow a religion of peace, mercy, and

forgiveness, and the majority have nothing to do with the extremely grave events

which have come to be associated with their faith.

 

WHO ARE THE MUSLIMS?

One billion people from a vast range of races, nationalities and cultures across the

globe -- from the southern Philippines to Nigeria -- are united by their common Islamic

faith. About 18% live in the Arab world; the world's largest Muslim community is in

Indonesia; substantial parts of Asia and most of Africa are Muslim, while significant

minorities are to be found in the Soviet Union, China, North and South America, and

Europe.

WHAT DO MUSLIMS BELIEVE?

Muslims believe in One Unique, Incomparable God; in the Angels created by Him; in

the prophets through whom His revelations were brought to mankind; in the Day of

Judgment and individual accountability for actions; in God's complete authority over

human destiny and in life after death. Muslims believe in a chain of prophets starting

with Adam and including Noah, Abraham, Ishmael, Isaac, Jacob, Joseph, Job, Moses,

Aaron, David, Solomon, Elias, Jonah, John the Baptist, and Jesus, peace be upon

them. But God's final message to man, a reconfirmation of the eternal message and a

summing-up of all that has gone before was revealed to the Prophet Muhammad

through Gabriel.

 

HOW DOES SOMEONE BECOME A MUSLIM

?

Simply by saying 'there is no god apart from God, and Muhammad is the Messenger

of God.' By this declaration the believer announces his or her faith in all God's

messengers, and the scriptures they brought.

WHAT DOES 'ISLAM' MEAN?

The Arabic word 'Islam' simply means 'submission', and derives from a word meaning

'peace'. In a religious context it means complete submission to the will of God.

Mohammedanism' is thus a misnomer because it suggests that Muslims worship

Muhammad rather than God. 'Allah' is the Arabic name for God, which is used by

Arab Muslims and Christians alike.

WHY DOES ISLAM OFTEN SEEM STRANGE?

Islam may seem exotic or even extreme in the modern world. Perhaps this is because

religion does not dominate everyday life in the West today, whereas Muslims have

religion always uppermost in their minds, and make no division between secular and

sacred. They believe that the Divine Law, the Shari'a, should be taken very seriously,

which is why issues related to religion are still so important.

 

DO ISLAM AND CHRISTIANITY HAVE DIFFERENT ORIGINS

?

No. Together with Judaism, they go back to the prophet and patriarch Abraham, and

their three prophets are directly descended from his sons Muhammad from the eldest,

Ishmael, and Moses and Jesus from Isaac. Abraham established the settlement which

today is the city of Makkah, and built the Ka'abah towards which all Muslims turn

when they pray.

 

WHAT IS THE KA'ABAH?

The Ka'abah is the place of worship which God commanded Abraham and Ishmael to

build over four thousand years ago. The building was constructed of stone on what

many believe was the original site of a sanctuary established by Adam. God

commanded Abraham to summon all mankind to visit this place, and when pilgrims go

there today they say 'At Thy service, O Lord', in response to Abraham's summons.

 

WHO IS MUHAMMAD?

Muhammad was born in Makkah in the year 570, at a time when Christianity was not

yet fully established in Europe. Since his father died before his birth, and his mother

shortly afterwards, he was raised by his uncle from the respected tribe of Quraysh. As

he grew up, he became known for his truthfulness, generosity and sincerity, so that he

was sought after for his ability to arbitrate in disputes. The historians describe him as

calm and meditative. Muhammad was of a deeply religious nature, and had long

detested the decadence of his society. It became his habit to meditate from time to

time in the Cave of Hira near the summit of Jaba al-Nur, the 'Mountain of Light' near

Makkah.

 

HOW DID HE BECOME A PROPHET AND A MESSENGER OF GOD?

At the age of 40, while engaged in a meditative retreat, Muhammad received his first

revelation from God through the Angel Gabriel. This revelation, which continued for

twenty-three years, is known as the Qur'an. As soon as be began to recite the words

he heard from Gabriel, and to preach the truth which God had revealed to him, he and

his small group of followers suffered bitter persecution which grew so fierce that in

the year 622 God gave them the command to emigrate. This event, the Hijra,

'migration', in which they left Makkah for the city of Madinah some 260 miles to the

north, marks the beginning of the Muslim calendar. After several years, the Prophet

and his followers were able to return to Makkah, where they forgave their enemies

and established Islam definitively. Before the Prophet died at the age of 63, the

greater part of Arabia was Muslim, and within a century of his death Islam had spread

to Spain in the West and as far East as China.

 

HOW DID THE SPREAD OF ISLAM AFFECT THE WORLD?

Among the reasons for the rapid and peaceful spread of Islam was the simplicity of its

doctrine-Islam calls for faith in only one God worthy of worship. It also repeatedly

instructs man to use his powers of intelligence and observation.

Within a few years, great civilizations and universities were flourishing, for according

to the Prophet, 'seeking knowledge is an obligation for every Muslim man and

woman'. The synthesis of Eastern and Western ideas and of new thought with old,

brought about great advances in medicine, mathematics, physics, astronomy,

geography, architecture, art, literature, and history. Many crucial systems such as

algebra, the Arabic numerals, and also the concept of the zero (vital to the

advancement of mathematics), were transmitted to medieval Europe from Islam.

Sophisticated instruments which were to make possible the European voyages of

discovery were developed, including the astrolabe, the quadrant and good

navigational maps.

 

WHAT IS THE QUR'AN?

The Qur'an is a record of the exact words revealed by God through the Angel Gabriel

to the Prophet Muhammad. It was memorized by Muhammad and then dictated to his

Companions, and written down by scribes, who cross-checked it during his lifetime.

Not one word of its 114 chapters, Suras, has been changed over the centuries, so that

the Qur'an is in every detail the unique and miraculous text which was revealed to

Muhammad fourteen centuries ago.

WHAT IS THE QUR'AN ABOUT?

The Qur'an, the last revealed Word of God, is the prime source of every Muslim's faith

and practice. It deals with all the subjects which concern us as human beings: wisdom,

doctrine, worship, and law, but its basic theme is the relationship between God and

His creatures. At the same time it provides guidelines for a just society, proper human

conduct and an equitable economic system.

ARE THERE ANY OTHER SACRED SOURCES?

Yes, the Sunna, the practice and example of the Prophet, is the second authority for

Muslims. A Hadith is a reliably transmitted report of what the Prophet said, did, or

approved. Belief in the Sunna is part of the Islamic faith.

 

EXAMPLES OF THE PROPHET'S SAYINGS

The Prophet said:

'God has no mercy on one who has no mercy for others'.

'None of you truly believes until he wishes for his brother what

he wishes for himself'.

'He who eats his fill while his neighbor goes without food is not

a believer'.

'The truthful and trusty businessman is associated with the

prophets, the saints, and the martyrs'.

'Powerful is not he who knocks the other down, indeed powerful is

he who controls himself in a fit of anger'.

'God does not judge according to your bodies and appearances but

He scans your hearts and looks into your deeds'.

'A man walking along a path felt very thirsty. Reaching a well he

descended into it, drank his fill and came up. Then he saw a dog

with its tongue hanging out, trying to lick up mud to quench its

thirst. The man saw that the dog was feeling the same thirst as he

had felt so he went down into the well again and filled his shoe

with water and gave the dog a drink. God forgave his sins for this

action'. The Prophet was asked: 'Messenger of God, are we rewarded

for kindness towards animals?' He said, 'There is a reward for

kindness to every living thing'.

From the Hadith collections of Bukhari, Muslim, Tirmidhi and Bayhaqi

WHAT ARE THE 'FIVE PILLARS' OF ISLAM?

They are the framework of the Muslim life: faith, prayer, concern for the

needy, self-purification, and the pilgrimage to Makkah for those who are

able.

 

1. FAITH

There is no god worthy of worship except God and Muhammad is His messenger.

This declaration of faith is called the Shahada, a simple formula which all the faithful

pronounce. In Arabic, the first part is la ilaha illa'Llah - 'there is no god except God';

ilaha (god) can refer to anything which we may be tempted to put in place of God --

wealth, power, and the like. Then comes illa'Llah:' except God, the source of all

Creation. The second part of the Shahada is Muhammadun rasulu'Llah: 'Muhammad is

the messenger of God'. A message of guidance has come through a man like ourselves.

A translation of the Call to Prayer is:

God is most great. God is most great.

God is most great. God is most great.

I testify that there is no god except God.

I testify that there is no god except God.

I testify that Muhammad is the messenger of God.

I testify that Muhammad is the messenger of God.

Come to prayer! Come to prayer!

Come to success (in this life and the Hereafter)! Come to success!

God is most great. God is most great.

There is no god except God.

 

2. PRAYER

Salah is the name for the obligatory prayers which are performed five times a day, and

are a direct link between the worshipper and God. There is no hierarchical authority in

Islam, and no priests, so the prayers are led by a learned person who knows the

Qur'an, chosen by the congregation. These five prayers contain verses from the

Qur'an, and are said in Arabic, the language of the Revelation, but personal

supplication can be offered in one's own language.

Prayers are said at dawn, noon, mid-afternoon, sunset and nightfall, and thus

determine the rhythm of the entire day. Although it is preferable to worship together in

a mosque, a Muslim may pray almost anywhere, such as in fields, offices, factories

and universities. Visitors to the Muslim world are struck by the centrality of prayers in

daily life.

 

3. THE 'ZAKAT'

One of the most important principles of Islam is that all things belong to God, and that

wealth is therefore held by human beings in trust. The word zakat means both

'purification' and 'growth'. Our possessions are purified by setting aside a proportion

for those in need, and, like the pruning of plants, this cutting back balances and

encourages new growth.

Each Muslim calculates his or her own zakat individually. For most purposes this

involves the payment each year of two and a half percent of one's capital. A pious

person may also give as much as he or she pleases as sadaqa, and does so preferably

in secret. Although this word can be translated as 'voluntary charity' it has a wider

meaning. The Prophet said 'even meeting your brother with a cheerful face is charity'.

The Prophet said:

'Charity is a necessity for every Muslim'. He was asked: 'What if

a person has nothing?' The Prophet replied: 'He should work with

his own hands for his benefit and then give something out of such

earnings in charity'. The Companions asked: 'What if he is not

able to work?' The Prophet said: 'He should help poor and needy

persons.' The Companions further asked 'What is he cannot do even

that?' The Prophet said 'He should urge others to do good'. The

Companions said 'What if he lacks that also?' The Prophet said 'He

should check himself from doing evil. That is also charity.'

 

4. THE FAST

Every year in the month of Ramadan, all Muslims fast from first light until sundown,

abstaining from food, drink, and sexual relations. Those who are sick, elderly, or on a

journey, and women who are pregnant or nursing are permitted to break the fast and

make up an equal number of days later in the year. If they are physically unable to do

this, they must feed a needy person for every day missed. Children begin to fast (and

to observe the prayer) from puberty, although many start earlier.

Although the fast is most beneficial to the health, it is regarded principally as a method

of self-purification. By cutting oneself off from worldly comforts, even for a short

time, a fasting person gains true sympathy with those who go hungry as well as growth

in one's spiritual life.

 

5. PILGRIMAGE (Hajj)

The annual pilgrimage to Makkah -- the Hajj -- is an obligation only for those who are

physically and financially able to perform it. Nevertheless, about two million people

go to Makkah each year from every corner of the globe providing a unique opportunity

for those of different nations to meet one another. Although Makkah is always filled

with visitors, the annual Hajj begins in the twelfth month of the Islamic year (which is

lunar, not solar, so that Hajj and Ramadan fall sometimes in summer, sometimes in

winter). Pilgrims wear special clothes: simple garments which strip away distinctions

of class and culture, so that all stand equal before God.

The rites of the Hajj, which are of Abrahamic origin, include circling the Ka'abah

seven times, and going seven times between the mountains of Safa and Marwa as did

Hagar during her search for water. Then the pilgrims stand together on the wide plain

of Arafa and join in prayers for God's forgiveness, in what is often thought of as a

preview of the Last Judgment.

In previous centuries the Hajj was an arduous undertaking. Today, however, Saudi

Arabia provides millions of people with water, modern transport, and the most up-todate

health facilities.

The close of the Hajj is marked by a festival, the Eid al-Adha, which is celebrated

with prayers and the exchange of gifts in Muslim communities everywhere. This, and

the Eid al-Fitr, a feast-day commemorating the end of Ramadan, are the main festivals

of the Muslim calendar.

 

DOES ISLAM TOLERATE OTHER BELIEFS?

The Qur'an says:

God forbids you not, with regards to those who fight you not for

(your) faith nor drive you out of your homes, from dealing kindly

and justly with them; for God loveth those who are just

(Qur'an, 60:8)

It is one function of Islamic law to protect the privileged status of minorities, and this

is why non-Muslim places of worship have flourished all over the Islamic world.

History provides many examples of Muslim tolerance towards other faiths: when the

caliph Omar entered Jerusalem in the year 634, Islam granted freedom of worship to

all religious communities in the city.

Islamic law also permits non- Muslim minorities to set up their own courts, which

implement family laws drawn up by the minorities themselves.

WHAT DO MUSLIMS THINK ABOUT JESUS?

Muslims respect and revere Jesus, and await his Second Coming. They consider him

one of the greatest of God's Messengers to mankind. A Muslim never refers to him

simply as 'Jesus', but always adds the phrase 'upon him be peace'. The Qur'an confirms

his virgin birth (a chapter of the Qur'an is entitled 'Mary'), and Mary is considered the

purest woman in all creation. The Qur'an describes the Annunciation as follows:

Behold!' the Angel said, 'God has chosen you, and purified you,

and chosen you above the women of all nations. O Mary, God gives

you good news of a word from Him, whose name shall be the Messiah,

Jesus son of Mary, honored in this world and the Hereafter, and

one of those brought near to God. He shall speak to the people

from his cradle and in maturity, and shall be of the righteous.'

She said: 'O my Lord! How shall I have a son when no man has

touched me?' He said: 'Even so; God creates what He will. When He

decrees a thing, He says to it, "Be!" and it is

3:42-7)

Jesus was born miraculously through the same power which had

brought Adam into being without a father:

Truly, the likeness of Jesus with God is as the likeness of Adam.

(3:59)

During his prophetic mission Jesus performed many miracles. The

Qur'an tells us that he said:

I have come to you with a sign from your Lord: I make for you out

of clay, as it were, the figure of a bird, and breathe into it and

it becomes a bird by God's leave. And I heal the blind, and the

lepers

(3:49)

Neither Muhammad nor Jesus came to change the basic doctrine of

the belief in One God, brought by earlier prophets, but to confirm

and renew it. In the Qur'an Jesus is reported as saying that he

came:

To attest the law which was before me. And to make lawful to you

part of what was forbidden you; I have come to you with a sign from

your Lord, so fear God and obey me

3:50)

The Prophet Muhammad said:

that Muhammad is His messenger, that Jesus is the servant and

messenger of God, His word breathed into Mary and a spirit

emanating from Him, and that Paradise and Hell are true, shall be

received Hadith from Bukhari)

 

WHY IS THE FAMILY SO IMPORTANT TO MUSLIMS?

The family is the foundation of Islamic society. The peace and security offered by a

stable family unit is greatly valued, and seen as essential for the spiritual growth of its

members. A harmonious social order is created by the existence of extended families;

children are treasured, and rarely leave home until the time they marry.

 

WHAT ABOUT MUSLIM WOMEN?

Islam sees a woman, whether single or married, as an individual in her own right, with

the right to own and dispose of her property and earnings. A marriage dowry is given

by the groom to the bridge for her own personal use, and she keeps her own family

name rather than taking her husband's. Both men and women are expected to dress in

a way which is modest and dignified; the traditions of female dress found in some

Muslim countries are often the expression of local customs.

The Messenger of God said:

faith amongst believers is he who is best in

manner

 

CAN A MUSLIM HAVE MORE THAN ONE WIFE?

The religion of Islam was revealed for all societies and all times and so accommodates

widely differing social requirements. Circumstances may warrant the taking of another

wife but the right is granted, according to the Qur'an, only on condition that the

husband is scrupulously fair.

 

IS ISLAMIC MARRIAGE LIKE CHRISTIAN MARRIAGE?

A Muslim marriage is not a 'sacrament', but a simple, legal agreement in which either

partner is free to include conditions. Marriage customs thus vary widely from country

to country. As a result, divorce is not common, although it is not forbidden as a last

resort. According to Islam, no Muslim girl can be forced to marry against her will: her

parents will simply suggest young men they think may be suitable.

 

HOW DO MUSLIMS TREAT THE ELDERLY?

In the Islamic world there are no old people's homes. The strain of caring for one's

parents in this most difficult time of their lives is considered an honor and blessing,

and an opportunity for great spiritual growth. God asks that we not only pray for our

parents, but act with limitless compassion, remembering that when we were helpless

children they preferred us to themselves. Mothers are particularly honored: the

Prophet taught that 'Paradise lies at the feet of mothers'. When they reach old age,

Muslim parents are treated mercifully, with the same kindness and selflessness.

In Islam, serving one's parents is a duty second only to prayer, and it is their right to

expect it. It is considered despicable to express any irritation when, through no fault of

their own, the old become difficult.

The Qur'an says:

Your Lord has commanded that you worship none but Him, and be kind

to parents. If either or both of them reach old age with you, do

not say 'uff' to them or chide them, but speak to them in terms of

honor and kindness. Treat them with humility, and say, 'My Lord!

Have mercy on them, for they did care for me when I was little

(17:23-4)

 

HOW DO MUSLIMS VIEW DEATH?

Like Jews and Christians, Muslims believe that the present life is only a trial

preparation for the next realm of existence. Basic articles of faith include: the Day of

Judgement, resurrection, Heaven and Hell. When a Muslim dies, he or she is washed,

usually by a family member, wrapped in a clean white cloth, and buried with a simple

prayer preferably the same day. Muslims consider this one of the final services they

can do for their relatives, and an opportunity to remember their own brief existence

here on earth. The Prophet taught that three things can continue to help a person even

after death; charity which he had given, knowledge which he had taught and prayers

on their behalf by a righteous child.

 

WHAT DOES ISLAM SAY ABOUT WAR?

Like Christianity, Islam permits fighting in self-defense, in defense of religion, or on

the part of those who have been expelled forcibly from their homes. It lays down strict

rules of combat which include prohibitions against harming civilians and against

destroying crops, trees and livestock. As Muslims see it, injustice would be

triumphant in the world if good men were not prepared to risk their lives in a righteous

cause.

The Qur'an says:

Fight in the cause of God against those who fight you, but do not

transgress limits. God does not love transgressors

2:190)

If they seek peace, then seek you peace. And trust in God for He

is the One that heareth and knoweth all things

8:61)

War, therefore, is the last resort, and is subject to the rigorous conditions laid down by

the sacred law. The term Jihad literally means 'struggle', and Muslims believe that

there are two kinds of Jihad. The other 'Jihad' is the inner struggle which everyone

wages against egotistic desires, for the sake of attaining inner peace.

 

WHAT ABOUT FOOD?

Although much simpler than the dietary law followed by Jews and the early

Christians, the code which Muslims observe forbids the consumption of pig meat or

any kind of intoxicating drink. The Prophet taught that 'your body has rights over you',

and the consumption of wholesome food and the leading of a healthy lifestyle are seen

as religious obligations. The Prophet said:

'Ask God for certainty (of faith) and well-being; for after

certainty, no one is given any gift better than health!'

 

ISLAM IN THE UNITED STATES

It is almost impossible to generalize about American Muslims: converts, immigrants,

factory workers, doctors; all are making their own contribution to America's future.

This complex community is unified by a common faith, underpinned by a countrywide

network of a thousand mosques.

Muslims were early arrivals in North America. By the eighteenth century there were

many thousands of them, working as slaves on plantations. These early communities,

cut off from their heritage and families, inevitably lost their Islamic identity as time

went by. Today many Afro-American Muslims play an important role in the Islamic

community.

The nineteenth century, however, saw the beginnings of an influx of Arab Muslims,

most of whom settled in the major industrial centers where they worshipped in hired

rooms. The early twentieth century witnessed the arrival of several hundred thousand

Muslims from Eastern Europe: the first Albanian mosque was opened in Maine in

1915; others soon followed, and a group of Polish Muslims opened a mosque in

Brooklyn in 1928.

In 1947 the Washington Islamic Center was founded during the term of President

Truman, and several nationwide organizations were set up in the fifties. The same

period saw the establishment of other communities whose lives were in many ways

modeled after Islam. More recently, numerous members of these groups have entered

the fold of Muslim orthodoxy. Today there are about five million Muslims in America.

 

 

HOW DOES ISLAM GUARANTEE HUMAN RIGHTS?

Freedom of conscience is laid down by the Qur'an itself:

There is no compulsion in religion

2:256)

The life and property of all citizens in an Islamic state are considered sacred whether a

person is Muslim or not. Racism is incomprehensible to Muslims, for the Qur'an

speaks of human equality in the following terms:

made you into nations and tribes, so that you may come to know one

another. Truly, the most honored of you in God's sight is the

greatest 49:13)

Is Islamic marriage like Christian marriage?

Is Islamic marriage like Christian marriage?

A Muslim marriage is not a 'sacrament', but a simple, legal agreement in which either partner is free to include conditions. Marriage customs thus vary widely from country to country. As a result, divorce is not common, although it is not forbidden as a last resort. According to Islam, no Muslim girl can be forced to marry against her will: her parents will simply suggest young men they think may be suitable.

The Muslim World

The Muslim World

The Muslim population of the world is around one billion. 30% of Muslims live in the Indian subcontinent, 20% in Sub-Saharan Africa, 17% in Southeast Asia, 18% in the Arab World, 10% in the Soviet Union and China. Turkey, Iran and Afghanistan comprise 10% of the non-Arab Middle East. Although there are Muslim minorities in almost every area, including Latin America and Australia, they are most numerous in the Soviet Union, India, and central Africa. There are 5 million Muslims in the United States.

O mankind! We created you from a single soul, male and female, and made you into nations and tribes, so that you may come to know one another. Truly, the most honored of you in God's sight is the greatest of you in piety. God is All-Knowing, All-Aware. (Quran, 49:13)

Who is Muhammad? (P.B.U.H)

Who is Muhammad?

Muhammad, was born in Makkah in the year 570, at a time when Christianity was not yet fully established in Europe. Since his father died before his birth, and his mother shortly afterwards, he was raised by his uncle from the respected tribe of Quraysh. As he grew up, he became known for his truthfulness, generosity and sincerity, so that he was sought after for his ability to arbitrate in disputes. The historians describe him as calm and meditative.

Muhammad was of a deeply religious nature, and had long detested the decadence of his society. It became his habit to meditate from time to time in the Cave of Hira near the summit of Jabal al-Nur, the 'Mountain of Light' near Makkah.

What do Muslims think about Jesus?

What do Muslims think about Jesus?

Muslims respect and revere Jesus, and await his Second Coming. They consider him one of the greatest of God's messengers to mankind. A Muslim never refers to him simply as 'Jesus', but always adds the phrase 'upon him be peace'. The Quran confirms his virgin birth (a chapter of the Quran is entitled 'Mary'), and Mary is considered the purest woman in all creation. The Quran describes the Annunciation as follows:

'Behold!' the Angel said, 'God has chosen you, and purified you, and chosen you above the women of all nations. O Mary, God gives you good news of a word from Him, whose name shall be the Messiah, Jesus son of Mary, honored in this world and the Hereafter, and one of those brought near to God. He shall speak to the people from his cradle and in maturity, and shall be of the righteous.'

She said: 'O my Lord! How shall I have a son when no man has touched me?' He said: 'Even so; God creates what He will. When He decrees a thing, He says to it, "Be!" and it is.' (Quran, 3:42-7)

Jesus was born miraculously through the same power which had brought Adam into being without a father:

Truly, the likeness of Jesus with God is as the likeness of Adam. He created him of dust, and then said to him, 'Be!' and he was. (Quran, 3:59)

During his prophetic mission Jesus performed many miracles. The Quran tells us that he said:

I have come to you with a sign from your Lord: I make for you out of clay, as it were, the figure of a bird, and breathe into it and it becomes a bird by God's leave. And I heal the blind, and the lepers and I raise the dead by God's leave. (Quran, 3:49)

Neither Muhammad nor Jesus came to change the basic doctrine of the belief in One God, brought by earlier prophets, but to confirm and renew it. In the Quran Jesus is reported as saying that he came:

To attest the law which was before me. And to make lawful to you part of what was forbidden you; I have come to you with a sign from your Lord, so fear God and obey Me. (Quran, 3:5O)

The Prophet Muhammad said:

Whoever believes there is no god but God, alone without partner, that Muhammad is His messenger, that Jesus is the servant and messenger of God, His word breathed into Mary and a spirit emanating from Him, and that Paradise and Hell are true, shall be received by God into Heaven. (Hadith from Bukhari)

What is the Qur`an about?

What is the Qur`an about?

The Quran, the last revealed Word of God, is the prime source of every Muslim's faith and practice. It deals with all the subjects which concern us as human beings: wisdom, doctrine, worship, and law, but its basic theme is the relationship between God and His creatures. At the same time it provides guidelines for a just society, proper human conduct and an equitable economic system.

What is the Qur`an?

What is the Qur`an?

The Quran is a record of the exact words revealed by God through the Angel Gabriel to the Prophet Muhammad. It was memorized by Muhammad and then dictated to his Companions, and written down by scribes, who cross-checked it during his lifetime. Not one word of its 114 chapters, Suras, has been changed over the centuries, so that the Quran is in every detail the unique and miraculous text which was revealed to Muhammad fourteen centuries ago

Islam in the United States

Islam in the United States

It is almost impossible to generalize about American Muslims: converts, immigrants, factory workers, doctors; all are making their own contribution to America's future. This complex community is unified by a common faith, underpinned by a countrywide network of a thousand mosques.

Muslims were early arrivals in North America. By the eighteenth century there were many thousands of them, working as slaves on plantations. These early communities, cut off from their heritage and families, inevitably lost their Islamic identity as time went by. Today many Afro-American Muslims play an important role in the Islamic community.

The nineteenth century, however, saw the beginnings of an influx of Arab Muslims, most of whom settled in the major industrial centers where they worshipped in hired rooms. The early twentieth century witnessed the arrival of several hundred thousand Muslims from Eastern Europe: the first Albanian mosque was opened in Maine in 1915; others soon followed, and a group of Polish Muslims opened a mosque in Brooklyn in 1928.

In 1947 the Washington Islamic Center was founded during the term of President Truman, and several nationwide organizations were set up in the fifties. The same period saw the establishment of other communities whose lives were in many ways modeled after Islam. More recently, numerous members of these groups have entered the fold of Muslim orthodoxy. Today there are about five million Muslims in America.

What Is Islam?

What is Islam ?

Islam is not a new religion, but the same truth that God revealed through all His prophets to every people. For a fifth of the world's population, Islam is both a religion and a complete way of life. Muslims follow a religion of peace, mercy, and forgiveness, and the majority have nothing to do with the extremely grave events which have come to be associated with their faith.

May 10

Zeki çocuğun papaza cevaßı

***ÇOCUĞUN ZEKİ CEVABI***
...Birgün bir Papaz göreve başlamak için yeni bir kasabaya gitmiş.Vasıtadan inince kilisenin yerini ögrenmek için soracak birininbakmak için,saga sola bakarken oyun oynayan çocukları görmür ve yanlarına giderek;
---Çocuklar kilise nerde diye sorar.
...Çocuklarda kilisenin yerini güzelce ,papazın bulacagı şekilde tarif ettikten sonra, papaz çocuklara;
---Bende size Cennetin yolunu gösteriyim mi? demiş çocuklara.
...çocuklarda zekice papaza;
---Siz daha kilisenin yolunu bulamıyorsunuz ki cennetin yolunu nerden bileceksiniz

ßu ßloqu okuyun da BİZ NEDEN BU HALDEYİZ?ANLAYN..

Türkiye'ye Japonya'dan bir egitim heyeti gelir. Temas ve

incelemeler yapacak
neticeyi yetkililere aktaracaklar. Gerektigi kadar da ikili
isbirligi
gerçeklestirecek.
Isler buraya kadar çok iyi...
Japon heyeti yurdumuzun bazi bölgelerinde gerekli incelemelerini
yapar.
Sonra Bakanlikta toplanirlar. Heyetin hakkimizdaki tespiti
ilginçtir: "Sizin çocuklarinizda milli Suur yok".
Bizimkiler sasirir! "Bizim çocuklarin damarlarindaki kan milli
duygumuzun
kaynagidir." Yine de fazla ses çikarmazlar! Ne de olsa misafirdir!
Bizimkiler sorar, "Peki, Sizin gençlerinizde milli suur var midir?"
Japon uzmanlari anlatmaya baslar:
Biz gençlerimize ilkokula baslamadan "$ok testler" uygulariz.
Mesela uçak
gibi hizli giden
trenlerimize bindirir, bir tur yaptiririz. Çok katli yollardan da
geçen tren
onlari söyle bir sarsar. Mini mini çocuklarimiz teknolojinin bu
bas
döndürücü neticesini görerek bir $ok olurlar.
Sonra...
Bu $oktan sonra Hirosima'ya götürürüz. Bölgeyi aynen koruyoruz.
Bombalanmis
bu bölge hakkinda bilgilendirir; degil hayvan,
bitkinin bile yesermedigini gösteririz. Ve deriz ki "Eger sizler
çalismaz,
sizden öncekileri geçmezseniz vataniniz, iste böyle düsmanlar
tarafindan
bombalanir. Hiçbir canli yasamayacak biçimde size birakip giderler.
Çalisirsaniz, bindiginiz hizli trenleri bile geçecek yeni vasitalar
yaparsiniz. Gerisi sizin bileceginiz is. Çocuklarimiz bununla
ikinci bir $ok
daha yasarlar. Sizlere sunu hatirlatalim ki, Türkiye'de birçok
teknik
elemanimiz bulunmaktadir. Bunlarin herhangi birine bu konuyu
sorabilirsiniz"
Bizimkiler saskinlik içinde sorarlar :
"-Peki ya Türkiye için tespitiniz var mi? Varsa gözlemleriniz
nedir?"
Japonlar; "elbette var" derler. "Bizimkinden çok daha önemli. Bir
tanesi
Çanakkale Savaslari'nin oldugu bölge. Bu bölge gençlerinizin $ok
olmasi için
yeter de artar bile. Bir metre kareye alti bin merminin düstügü
savasta,
Türk'ler her seye ragmen galip çikiyor, olamayacagi olur hale
getiriyorlar. En son teknolojiye ve donanima meydan okuyarak,
inancin galip
geldiginin ispatini yapiyorlar. Üstelik karsilarinda
tek bir düsman degil, müttefik güçler; sizin tabirinizle yetmis iki
millet
var. "
Evet M²'ye 6.000 Mermi!...
M²'ye 6.000 Mermi!...
6.000 Mermi!...
Bileniniz var miydi ?
April 23

Sami Yusuf'un Hayatı >Sami$imin<

SAMİ YUSUF

Sami Yusuf (Temmuz 1980 Iran Doğumludur..Ancak Babasının işleri gereği küçük yaşta ingiltere ye taşınmışlardıR.[LONDRA'ya] Babası ünlü bir müzik adamıdır ve Sami Yusuf'un ilk öğretmenidir. 18 yaşında İngiltere Kraliyet Müzik Akademisi'ne ,üstün yeteneklerinden dolayı kabul görmüş ve müzik eğitimine burada devam etmiştir. Ud, keman, piyano, def, darbuka gibi birçok müzik aletini büyük başarı ile icra etmektedir. 1 yıldır da,Mısır El-Ezher üniversitesinde Arapça" öğrenmek üzere, Mısır'da yaşamaya başlamıştır. Şarkılarında Allah aşkı, Muhammed (sav) sevdası ve onun örnek yaşamı, terör, savaş, başörtüsü gibi sosyal ve dini motifler işlemektedir. İlk albumü, Al-Mu'allim, çıktığı Temmuz 2004 yılında büyük başarı kazanmıştır. İkinci albumü, My Ummah, 2005 yılında, müzikal ve vurmalı çalgılardan oluşan iki versiyon halinde çıkmıştır.

Müzikleri İslam temalı olduğundan, özellikle İslam dünyasında büyük söhret kazanmaktadır. Yusuf İslam'la müzik ve altyapı olarak (insan sesinin ön plana çıkması, müzik enstrümanlarının geri planda kalması, ses virtüözitesinin vurgulanması gibi) benzerlikler taşıyan bir tarzı olması sebebiyle, kendisinin halefi olarak değerlendirilmektedir.
          2008 Yııın Temmuz Ayında da Not in my name isimli adlı albümüü piyasaya sürecektir..[Allahım İnşAlllah,İnşAllah..Bekliyoruz 125478555465236987244855 Gözle..Gülümseme]Kendileri ewlidir.Eşinin ismi Meryemdir..İngilizce öğretmenidir yenqemiz..Kızlar çok kıskanıyoO'nu[Sami Yusuf hayranları.. saygı duyarım.
Dil çıkaranAçık ağızlı

                                                                     VESSELAM....SAHRA ..!!!Kırmızı gül


Albümleri

1 Al-Mu'allim 2004

Al-Mu'allim
Who is the Loved One?
The Cave of Hira
Allahu
The Creator
Meditation
Ya Mustafa
Supplication


2 My Ummah 2005

My Ummah intro
My Ummah
Hasbi Rabbi
Ya Rasulallah
Try Not to Cry feat. Outlandish
Muhammad (S.A.V)
Make a Prayer
Eid Song
Free
Munajat (Arapça)(Türkiyedeki albümünde yoktur bu parça)
Mother (Arapça-Türkçe)
We Will Never Submit
Du'a (Türkçe

Who s the loved one? Ve Supplicationun sözleri

>> Who Is The Loved One?

Who is the Loved One? Allah
Who is Ar-Rahman? Allah
Who is al-Mannan?

(nakarat)
La ilaha illa Allah
Muhammadun Rasulu Allah,
Muhammad is the Messenger
To Allah is our return
La illaha illa Allah
Muhammadun Rasulu Allah (2)
Allah; Allah;
Allahu Akbar (2)
All praise is due to
The One and the Only
He is the Master
Of all creation (2)
He's the Sustainer
And the Maintainer
Of the whole universe

(nakarat)
He gave us life
He gave us light (2)
He sent to guide us
Rasula Allah
Allah
Rahmanun Jabbarun Mannanun Tawwabun Karim
Allah
Ghafurun Raufun Saburun Shakurun Halim
[Some of the names of Allah]
Who is the Loved One? Allah
Who is al Basir? Allah
Who is al Khabir?

(nakarat)
Any one who fails
To see all the signs
Of His existence
That He has spread around

Will be completely blind
Walking in the desert sands
Having no peace of mindWho is the Loved One? Allah
Who is al-Majid? Allah
Who is al-Hamid?

>> Supplication

Allahumma salli 'ala,
Sayyidina,
Muhammadin an-Nabiyyi al-ummiyyi,
Wa 'ala alihi wa sahbihi wa sallim.
(O Allah, send your peace and blessings upon our Master Muhammad, the Unlettered Prophet, and upon his family and companions.)
O My Lord,
My sins are like
The highest mountain;
My good deeds
Are very few
They're like a small pebble.
I turn to You
My heart full of shame,
My eyes full of tears.
Bestow Your
Forgiveness and Mercy
Upon me.
Ya Allah,
Send your peace and blessings
On the Final Prophet,
And his family,
And companions,
And those who follow him.
 
Photo 1 of 50
More albums (32)
Public folders
`Ad Kavmi...!!!
`Ad Kavmi...!!!
`Sami Yusuf[My LoveR :P]
`Sami Yusuf[My LoveR :P]
~Karışık Resimler~
~Karışık Resimler~
´  Dußaimden İnciLer[From My Dußai ]
´ Dußaimden İnciLer[From My Dußai ]
´ Abu Dhaßi CampuS..[Abu Daßi KampüSü...]
´ Abu Dhaßi CampuS..[Abu Daßi KampüSü...]
´ FİLİSTİN(PALESTINE)!!!..Kanayan YARA'm...!!!
´ FİLİSTİN(PALESTINE)!!!..Kanayan YARA'm...!!!
´ نانسي  عجرم[Nancy AjRam]
´ نانسي عجرم[Nancy AjRam]
´~☆ ιsℓαм ☆~IsLaM.. :)
´~☆ ιsℓαм ☆~IsLaM.. :)
´~Anti Terör~ [Anti TeRRoR]
´~Anti Terör~ [Anti TeRRoR]
´~Mü'min~[Düşündürücü SözLeR..Anlamlı ve manaLı sözLeR..]
´~Mü'min~[Düşündürücü SözLeR..Anlamlı ve manaLı sözLeR..]
´Abd istiLası altında ki IRAK..!!! [ IRAQ ]
´Abd istiLası altında ki IRAK..!!! [ IRAQ ]
´Açlık..Afrika...Diğer Dünya..[Hunger-Africa-ther WorLd]
´Açlık..Afrika...Diğer Dünya..[Hunger-Africa-ther WorLd]
´Azcık Gülün..Sizi Üzdüm Sanırım ..Birazz.[Funny]
´Azcık Gülün..Sizi Üzdüm Sanırım ..Birazz.[Funny]
´Diğer SanatçıLarım..!!!Awakening SanatçıLarı[Awakening Singers And Recep T.Erdoğan..]
´Diğer SanatçıLarım..!!!Awakening SanatçıLarı[Awakening Singers And Recep T.Erdoğan..]
´Din ßüyüKLeRiMiZden SeçMeLeR[MevLana-YuNus £mre..N.F.K.]
´Din ßüyüKLeRiMiZden SeçMeLeR[MevLana-YuNus £mre..N.F.K.]
´Dini FotoLar..ßence ßakın..=)[Islamic PictuReS]
´Dini FotoLar..ßence ßakın..=)[Islamic PictuReS]
´Fatih'in Aslanları Ve Çek Cumhuriyeti İle Olan Müsabakamızdan KARELER :D
´Fatih'in Aslanları Ve Çek Cumhuriyeti İle Olan Müsabakamızdan KARELER :D
´Gidecek Olduğum Yerler İnşAllah...
´Gidecek Olduğum Yerler İnşAllah...
´HarektLi Ve DİNİ ResimLer...[Islamic Picture]
´HarektLi Ve DİNİ ResimLer...[Islamic Picture]
´HiJaß's..[PeÇeLeR]
´HiJaß's..[PeÇeLeR]
´Kardeş Ülkemiz..Çeçenistan'ın Haline Bakın=(
´Kardeş Ülkemiz..Çeçenistan'ın Haline Bakın=(
´Komik ResimLer[ÖzelliKLe MonaLisa][ComiC PicTuReS]
´Komik ResimLer[ÖzelliKLe MonaLisa][ComiC PicTuReS]
´Leqal HakareTLer..!!!
´Leqal HakareTLer..!!!
´ÖLÜM.!!!Kalbiniz Warsa BakmaYın...[DEATH]
´ÖLÜM.!!!Kalbiniz Warsa BakmaYın...[DEATH]
´OutLandisH..My Rap GrouP...
´OutLandisH..My Rap GrouP...
´ResimLer iLe AYET ve HADİSler..[VerSe Of The Qor'an]
´ResimLer iLe AYET ve HADİSler..[VerSe Of The Qor'an]
´ßa$öRtüM..My HiJaß..
´ßa$öRtüM..My HiJaß..
´ßiraz PoLitiKa..=) {Benim SiYasetim=) }[PolitiC]
´ßiraz PoLitiKa..=) {Benim SiYasetim=) }[PolitiC]
´Ya millet bulamıor..Şu akılsızların yaptığna bakın..!!! [ ??? ]
´Ya millet bulamıor..Şu akılsızların yaptığna bakın..!!! [ ??? ]
´Yemen YoLLarı[Acaip ßişe] Yemen WayS
´Yemen YoLLarı[Acaip ßişe] Yemen WayS
´د بــي   [DußaI..]       ÜniverSitemin Olduğu Ve İnşAllah Yaşayacağım YeR =)  جامعة دبي ..Universit Of Dubai...
´د بــي [DußaI..] ÜniverSitemin Olduğu Ve İnşAllah Yaşayacağım YeR =) جامعة دبي ..Universit Of Dubai...
ALLAH'ın ismi bakın nerelerde yazıyor?
ALLAH'ın ismi bakın nerelerde yazıyor?
Ortak
Ortak

Sami Yusuf-Asma'u Allah..